Bir süredir epey popülerlik kazanan Haşhaşiler mevhumu da böyledir. Elbette ki, Haşhaşiler efsanelerden fırlayıp gelmiş roman kahramanları değillerdi, ancak olduğunu sandığımız hiçbir şeyle de örtüşmüyorlardı. Bu yazıda sizi Haşhaşi suikatçileriyle yeniden tanıştıracağım.
Kendilerine dair yazıp çizilen en meşhur eser Vladimir Bartol’un Fedailerin Kalesi: Alamut olmuştur. Kitabın öncelikli anlatımı Hasan Sabbah ve onun müthiş manipülatif zekâsı üzerinedir, ardından Haşhaşi tarikatının işleyişine ve İran’daki mezhepsel ayrımlara değinir. Hasan Sabbah, Kum şehrinde dünyaya gelmiş, Ömer Hayyam ve Nizamülmülk ile aynı dönemlerde İran’da yaşamıştır. Kimi eserlerde tarihe damga vuran bu üç adamın okul arkadaşı olduğu söylense de bu bir hurafeden ibarettir. Nizamülmülk yaşça Hasan Sabbah’tan oldukça büyüktür.
Ömer Hayyam o dönemin akılcı kişiliği idi, matematik, astronomi ve felsefe ile ilgilenir şiirler kaleme alırdı. Nizamülmülk ise Selçuklu Devleti’nin dillere destan olmuş veziri olarak karşımıza çıkıyor. Nizamiye Medreseleri sayesinde ülkenin eğitimine büyük katkılar sağlamış, merkezi yönetim ve düzen anlayışına hizmet etmiş bir devlet adamıydı. Hasan Sabbah ise genç yaşta İsmaili mezhebiyle tanışmış ve Abbasi Halifeliği’ne başkaldıran bir tutum benimsemiştir. Alamut Kalesi’ne bağlı ayrı bir yapılanmanın lideri olmuş ve Haşhaşileri yetiştirmiştir. Kralların yaşamı ve ölümünü ellerinde tutan Dağ’ın Şeyhi olarak bilinir. Lübnan asıllı Fransız yazar Âmin Maalouf tarafından kaleme alınan Semerkant romanında bu üçlünün dostluğuna değinilerek 11. Yüzyıl İran’ının karşıt görüşlerin harmanlandığı bir atmosfere sahip olduğu gösterilmek istenmiştir.
Esasında Hasan Sabbah ve Nizamülmülk tarihin şahit olduğu en büyük düşmanlardandır. Nizamülmülk Selçuklu Devleti’nin kalbiydi. Sünni İslam’ı benimsemiş bir devlet olarak Abbasi Halifeliğini koruma altına alarak müttefikliğini gözler önüne sermiş bir devlet olarak Selçuklular, her daim Hasan Sabbah ve onun gözetimindeki Haşhaşilerin hedefindeydi. Bu noktada bir miktar İsmailileri ve mezhebin temelinde neyin yattığını anlatmak gerekir. Şii İslam’dan ayrışan bir mezhep olarak İsmailiik, İmam Cafer Sadık’ın ölümünden sonra onun yerine geçecek imamın kim olacağına dair Şiiler ile fikir ayrılıkları yaşamış ve büyük oğul İsmail bin Cafer’in yedinci imam olması gerektiğini savunmuşlardır. Bu sebeple kendilerine Yedici Şiiler dendiği de olmuştur. Mezhep için esas olan şeyler liderlik ve imamet kavramlarıdır. Mohammad J. Jafar’ın açıkça anlattığı üzere İmam figürü yalnızca bir dini lider olmanın yanı sıra bir siyasi otoriteyi temsil eder. İmamet sisteminde her imamın kendine özgü görev ve sorumlulukları vardır, nesilden nesile geçen bir manevi rehberliğe sahiplerdir. Şiiler ile ayrılıklar yaşansa da nitekim İsmaili bir Şii İslam kolu olmayı sürdürür. Bu durum Sünniler ile taban tabana bir zıtlık ortaya koyar. Sünniler ile imam anlayışı bakımından tamamen farklı bir konjektürde olan İsmaililer Kur’an’ın gerçek anlamı ve yorumlanması üzerine görüşler geliştirmiş ve imamların yorumlamalarının gerçekliğine inanmışlardır. İbadetlerini daha çok Batıni (gizli) bilgiye ve sembolik anlamlar üzerine inşa ederler. Sünniler gibi beş temel ibadete sınırlandırılmış bir anlayışı benimsemek yerine ritüeller ve özel dualar ile daha ruhani bir ibadete yönelmişlerdir. ‘Uydurma Hadis’ vakaları da özellikle Hasan Sabbah döneminde altın çağını yaşamıştır. Liderlerine delicesine bir bağlılık göstermeyi mezheplerinin yapıtaşı belirlemiş bu insanlar için onun sözlerine riayet etmek oldukça kolay olmuştur.
Haşhaşilerin Hasan Sabbah tarafından haşhaş ile uyuşturularak sahte cennet bahçeleriyle bu davaya inandırıldığı söylemi neredeyse herkes tarafından kabul görmüştür. Bunu Vladimir Bartol’un romanında da detaylıca görüyoruz, adeta sizi cennet bahçelerinde hissettiren ve cariyelerin bakış açılarından da bu atmosfere tanıklık etmemizi sağlayan bu kitap bir kanıt niteliğinde dünyaya sunulmuştur. Hatta öyle ki bu suikast ekibinin Haşhaş tüketmeleri dolayısıyla aldıkları Haşhaşi ismi İngilizce’ye “Assasin” şeklinde geçmiş ve suikastçileri tanımlamıştır. Lakin işler tam manasıyla bu yönde olmadı.
İsmaili mezhebine bağlı bu tarikatın yiyeceklerine haşhaş katarak, haşhaş yağını ritüellerine dâhil ederek kendilerini uyuşturdukları bir kara propagandadır. Selçuklu Devleti’nin Haşhaşilere dair toplumda negatif bir algı oluşmasına dair yürütmüş olduğu bir strateji olarak yer almıştır. Suikastçilerin görevlerini yerine getirdikten sonra intihar etmesi, liderlerine olan bağlılıkları onları ancak uyuşturucu bir madde etkisinde yapabilecekleri bir iş olduğu fikrine sürüklemiştir. Ayrıca cennet bahçeleri tasviri de halk için olumlu etkiler bırakmamış, Haşhaşilerin zina ve keyif düşkünü bir topluluk olarak göstermiştir. Ancak, İsmaililer suikastlerini oldukça ince işçilik ve disiplinle icra etmiş bir tarikat idi. Öyle ki Selçuklu Devleti’nin üç padişah görmüş, devlet için nice reformlar yapmış, entelektüel lideri olmuş veziri Nizamülmülk dahi Haşhaşi suikastine kurban gitmiştir. İsmaililerin berrak bir zihin ve ruha ulaşmayı hedefleyen inanç sistemine de tamamıyla aykırı olan bu haşhaş kullanımı, dışarıdan bakan gözlere bir uğurda ölmek için mümkün olan tek yol olarak görülmüştür.
İsmaililer hakkında yapılan bu kara propaganda onların suikastçi olma alanındaki disiplinleri ve çalışma prensiplerini kötülemeye yaramamışsa da onların “uyuşturulmuş köleler” algısına hizmet etmiştir.
Asıl uyuşturucu etkisi yaratanın inanç olduğunu kavramak için tarihi romanlara, İsmaili mezhebinin derin sistematik yapısına bakmak zaruri değil. Günümüzdeki intihar terörizmi de aynı felsefik tabana dayanıyor. Talal Asad’ın “On Suicide Bombing” kitabında detaylıca değindiği intihar bombacılarının motivasyonlarını sağlayan faktörler, esasında bir öz kimlik inşasıdır. Ait oldukları toplumun çıkarlarını gözetmek adına yaptıkları her türlü eylem, onları bir amaç uğruna kendilerini “feda” eden bireyler değil de hak ve adaleti sağlamak için gerekli görevi yerine getiren eylemciler olarak varsaydıklarını gösteriyor.
İsmaililer’de gördüğümüz kurbanını öldürdükten sonra kendi hayatlarına son vermeleri durumu da tamamen bu motivasyonla, hem liderlerine ,yani Hasan Sabbah’a, olan bağlılıklarını sergilemenin daha sonrasında ise dinleri için doğru olanı yapmanın gururuyla icra ettikleri eylemlerdir. İnançlarının bireysel bir sorumluluktan ziyade toplumsal bir görev olduğunu düşünmüşler ve bir onur nişanesi olarak taşımışlardır.
İsmaililerin ömürleri boyunca aradığı berrak ruha ulaşmak ancak ölümle onurlandırılarak olmuştur.
Uğruna inandığımız şeyler ruhumuzun elmasını bulma ve ait olma yolunda bize ışık tutar. Bu ışığın gözlerimizi kamaştırıp kör etmesi öylesine mümkün bir ihtimaldir ki tarih boyunca âmâ toplulukların eylemlerinin sonuçlarıyla şekillenmiştir yaşamlarımız. İnsanlık olarak arayışlarımızın ve inanışlarımızın en kuvvetlisini de dini bağlılıklarımızla dindirmeye çalışmışızdır ve neticede “tapmak” tehlikeli bir silahtır. Kitleleri yönetmek için de tarih boyunca bundan daha iyi bir yöntem var olmamıştır. Hasan Sabbah fevkalade zeki bir lider olarak kullanmıştır bunu. Günümüzde de sağ tandanslı muhafazakar yükselişle bir diktatöre ve dikta rejimine karşı hissedilen bu “tapınma” duygusu, aidiyet ve var olma ihtiyacının insanlık üzerindeki somut etkisidir.
Ruhumuzun sancılarını dindirme yolundaki arayışımızda, doyumsuzluğumuzun esiri olmamak dileğiyle.
“Bulanlar, arayanlardır; bulanlar, her an arayanlardır.”
Mevlana Celaleddin Rumi
Yazar: EDA BEŞLİ
Kaynakça:
Lewis, B., Haşişiler: Orta Çağ Dünyasında Terörizm ve Siyaset, çev. Doç. Dr. Ali AKTAN, İstanbul: Sebil Yayınevi,1995.
Güler, F. B., Haşhaşiler Efsaneler ve Gerçekler, Tarih Kritik Dergisi, 2020, 6(3), 249-251.
Maalouf, A., Semerkand, Editions Grasset, 1996.
Dastur, Françoise, Ölümle Yüzleşmek & Felsefi Bir Soruşturma, çev. Sinan Oruç, İstanbul: Pinhani Yayıncılık, 2019, 90s.
Asad, Talal. On Suicide Bombing, Columbia University Press, 2007.
Crenshaw, M.,Explaining Suicide Terrorism: A Review Essay, Security Studies, 2007, 16(1), 133-162.