Sonuçlarıyla kişiliğimizi şekillendiren, irademizi ve varlığımızı temsil eden, hayatımızın her anında olan seçimler kararlarımızdır. Karar, iradenin özgür oluşundan bağımsız olarak sonucunda varılan yer, yapılmış iştir. Bunlar fiili bir eylem olma zorunluluğu taşımaz; soyut veya somut gerçekleşebilir. Zihnimizde düşünerek başladığımız ve nihayetinde eyleme geçtiğimiz bir süreçte ilk andan itibaren vardığımız tüm kanılar kararlarımızı oluşturur.
Peki, insan neden kararsız kalır? Farklı bakış açıları sunmuş olsalar da çoğu filozof bu soruyu genelde içsel çatışmalardan ve bilgi eksikliğinden açıklamaya çalışmıştır. Aristoteles’e göre karar alırken akıl ve arzu çatışır, bu çatışmadan kararsızlık doğar. Descartes ise kararsızlığı insanın tam bilgiye ulaşamamasına bağlar; ona göre kararsızlık, bilgi eksikliğinden doğar. Sartre, insanın sürekli seçim yapmak zorunda olduğunu ve bireyin aldığı her kararın kendi varoluşunu yarattığını savunur; yani karar almanın sorumluluğu ağırdır ve kişinin varoluşunu şekillendirir. Bu sorumluluk, zor seçimlerde kişiyi kararsız hale getirir. Bütün bu fikirlere kulak vererek diyebiliriz ki; arzularda kesinliğin olmadığı, korkulara cesaretin yetemediği, hastalıklı ruhsal endişelerin olduğu, bilmenin veya cehaletin özgüven veremediği anlarda kararsızlık doğar.
Bu bağlamda kararsızlığın kötü olduğu düşünülür; bu düşünce insanların gözünde haklılık payı taşır, çünkü kararsızlık fırsatların kaçmasına ve sonrasında yaşanacak pişmanlıklara neden olur. Kişiyi hayata karşı tepkisiz bırakabilir ve bireyi sürekli seçim yapmaktan kaçınır hale getirebilir. Karar almak cesaret gerektiren bir durumdur; korkak bir yaklaşımda bireyin iradesizliği hayatına gölge düşürür. İradesiyle yaşamak yerine hayatın veya başkalarının sunduğu seçimlere, kendine ait hissetmeyeceği bir hayata razı olabilir.
Bu düşüncelere hak verilebilir ancak yalnızca bu yanını görmek iradesizliğe haksızlık olur. Kararsızlık, yalnızca belirsizlik yaratan veya kayıtsız insanlar oluşturan bir durum değildir. Kendinizden emin bir şekilde karar aldığınız herhangi bir anı düşünün; sonuçların sağlayacağı yarardan eminsinizdir ya da neyi umduğunuzu bilirsiniz, öte yandan olmasından korktuğunuz durumları da bilirsiniz. Ama bunlar çizmiş olduğunuz sınırlardır. Bir ya da birkaç yol vardır önünüzde. Defalarca yol olsun, yine de kişiliğiniz bazı sınırlara hapsolmuştur. Belki de ötesinde arzulamayı dahi tadamadığınız istekler vardır. Seçim yapmakta zorlandığımız anlarda kararsızlık, kişiyi dehşetle düşünmeye iter; endişelerinizi ve isteklerinizi çıkmaz sokaklara sıkıştırırcasına sorgulatır. Bu noktada kararsızlık, bireyin karakterindeki alışılmış sınırların ötesine geçmesi ve yeni deneyimlere sürüklenmesi için bir fırsat yaratır.
Kararsızlık, insanda sürekli bir yenilik arayışı oluşturabilir; kişiyi derinlemesine düşünmeye zorlayarak onu sağlam ve yeni bir “karakter” oluşturmaya yönlendirebilir ve kendisiyle yüzleştiği bir sürece dönüştürebilir. Ancak bu süreç bize şunu düşündürebilir: Eğer sürekli kişiliğimizi, arzularımızı, korkularımızı sorgulayacaksak, bu durum bir tür sonsuz arayışa dönebilir mi? Evet, belki de öyle olur. Kararsızlık, insanın kendisini keşfetme çabasında yeni bir yol açsa da, aynı zamanda zihni sürekli sorularla dolduran bir döngüye dönüşebilir.
Yani hayata karşı bir çeşit refleksimiz olan kişiliğimiz, bir yandan boşluklara düşerken bir yandan da birikimlerle ilerler. Bu arayış bazı sınırları bozup yeniden çizebilse de hiç son bulmaz; çünkü insanın kendini tam anlamıyla tanıması imkansızdır. İnsan, doğası gereği; bir olay değil, sürekli evrilen bir olgudur. Siz kendinize yetişebileceğinize inanıyor musunuz?
Yazar: Aylak