Derin: Hoş geldiniz, öncelikle. Giyotin Dergisi adına, röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyorum.
Burçin Yalçın: Siz hoş geldiniz. Çok güzel geldiniz.
Derin: Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Burçin Yalçın: Ben Burçin Yalçın. 2013 Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümü mezunuyum ve bir tiyatrocuyum. Bölümden mezun olduğumdan beri KPSS’ye ya da bölüme dair hiçbir şey yapmadım. Zaten okula girdiğim ilk andan itibaren Tiyatro Topluluğu’nun çok iyi olduğunu bildiğim için hazırlık senesinden itibaren topluluğa dahil oldum. Gerçekten orada arkadaşlarımla birlikte tiyatro okudum diyebilirim. Çok ciddiye alarak, harika şeyler yaptık topluluk boyunca.
Derin: Evet; ben de sizin okuduğunuz dönemde Mülkiye nasıl bir yerdi, üniversite hayatınızı, öğrenciliğinizi nasıl anlatırsınız diye soracaktım.
Burçin Yalçın: 2007’de girdim ben okula, hazırlık da okudum. Hazırlık okurken Mülkiye’ye gittiğim için aslında böyle Beşevler-Cebeci gidiş gelişleriyle geçti benim için, oradaki mekik dokumayla geçti. Mülkiye o zamanlar her şeyin çok rahat konuşulabildiği, gerçekten arka bahçede çok kaliteli sohbetlerin yapıldığı, hocalarla her anlamda, her konuda tartışmalarla birlikte keyifli çay kahvelerin içildiği ve çok fazla konferansın yapıldığı, kendi kendimize de birçok şey düzenlediğimiz bir yerdi. Bence bizden de önce daha da farklı, hem sanatsal hem entelektüel anlamda daha da derinlikliydi. Ama son yıllarda, geldiğimde pek de böyle bir durumun olmadığını gördüm. Bunun yeni gelen nesille değil değişen düzene ayak uydurulmasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Bizim için şöyleydi çünkü; hocalarla bağımız çok kuvvetliydi ve derslerde yaptığımız okumalar boşa gitmiyordu. Gerçekten çok kıymetli hocalarımız vardı, atılmadan veya emekli olmadan önce bizimle beraber olan. Hep arka bahçede dirsek temasında olduğumuz ve bizden uzak olmayan bir akademi vardı. Hakikaten öğrenciyle hocanın aynı anda, aynı yerde soluk alıp verdiği bir ortamdı. Tiyatroya dair yapılan çalışmalar da çok kıymetliydi. Eski mezunların gelmesi, Küçük Amfi’nin tiyatro salonu olması, “Küçük Amfi sahne olsa ya!” söylemleri... Bugün de söyleniyor, hala olmamasına rağmen. O eklentilerin konulduğu dönemdeydim ben. Oraya platformu kurduğumuzla, tek tek ışıkları aldığımız ve sahne haline dönüştürdüğümüzle, buna olan inancımızla hatırlıyorum ben hep SBF’yi. Şimdi nasıl bilmiyorum ama son yıllarda her geldiğimde, mezun olduğum okula girerken bile çaba sarf ediyorum, mesela bunlar çok can sıkıcı. Orada ben yüksek lisans da yaptım Kadın Çalışmaları üzerine. Bütün altı yılımı geçirdiğim yere zorla giriyor olmak beni çok hüsrana uğratıyor açıkçası. Her geldiğimde de tuhaf bir şeyle karşılaştım. Büyük ihtimalle bizim nesille son neslin arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanıyor. Yani akıllı telefonlar, sosyal medya ve internetin farklı mecralarda bambaşka şekilde kullanılması ve sosyal ilişkilerin de farklı bir darbe yemesiyle beraber yalnızlaşan insanın mutsuzluğundan bahsediyorum. Arka bahçede bile sürekli yabancılık hissiyatı yaşamak mesela bana çok ağır gelmişti. Kimseyi tanımamakla alakalı değil. Biz bahçedeyken ya da hocalarla ders yaparken, o kadar rahat her şeyi yaşayabilirken, kampüsün içinde içki bile içebildiğimiz bir alan varken şimdiki bu büyük kısıtlanmışlık, yalnızlaşma, sanki okulun başka bir düşünce yapısına girmesi ve bu farklılığın bu alanlarda yaşanması çok ağırıma gidiyor. Çünkü Türkiye’de zaten yaşanıyor ama Mülkiye’nin hep direnmesine alışkın olduğumuz için sanırım bunlar beni rahatsız ediyor. O zamanlar öyle değildi. Arka bahçede bir olay olduğunda herkesin ayaklanmaya hazır olması ya da bir konferans olduğunda tıklım tıkış olması aşina olduğumuz şeylerdi. Şimdi üç kişinin, beş kişinin bir araya gelip bir şey yapmasından bile gençler ürkütüldüğü ve bu durumlar apolitize edilmeye çalışıldığı için büyük ihtimalle başka yerden fışkırıyor. İşte böyle eylemlerde mesela. Bizim nesle de apolitik deniyordu ama mezun olurken hepimiz arkamızı dönmüştük rektöre. Bu bir tepki midir, evet tepkidir. O zaman Gezi’nin çocuklarıydık, herkes bize apolitik derken. Bu nesil de başka bir şekilde yolunu bulacak. Eminim şu anda Siyasal çok daha farklı bir yerdir. Görüşlerin daha farklı olduğunu ve daha başka bir kesimin oraya geldiğini biliyorum okuyanlardan. Onun dışında ne kadar bağım var diye sorarsanız, Tiyatro Topluluğu kadar bağım var okulla. Bir de Mülkiyeliler Birliği seçimine geliyoruz. O zaman da zaten körler sağırlar birbirini ağırlar durumu oluyor. Çünkü yaşça büyük abilerimizle ablalarımızla birlikte olunca, onların “eski günler”i çok daha farklı olduğu için bizi de beğenmiyorlar. “Ay ne biçim nesilsiniz hiçbir şey okumuyorsunuz etmiyorsunuz” diyorlar, ki biz hakikaten okuyan bir nesildik. Çok kaliteli sohbetler ederdik arka bahçede. Özellikle Tiyatro Topluluğunda bunun böyle dik alasını yapıyorduk. Acayip kuramsal kitaplar okuyup bir de bölümde okuduklarımızla birleştiriyorduk. “Biz Onur Hoca’nın dersinde şunu okumuştuk.”, “Aa biz de şunu okuduk, bunu oyunun dramaturjik çalışmalarında bunları da kullanalım.” gibi dediğimiz şeyler oluyordu. İlla ki hala oluyordur. Bizim zamanımızda Mülkiye güzel, daha kucaklayıcı bir yerdi, bir 68 kuşağı olmasak da.
Derin: Zaten en başından beri tiyatro yapma amacınız olduğunu söylediniz. Mezun olduktan sonra devlete yönelmek, KPSS’ ye girip memur olmak yerine hayallerinizin peşinden gittiniz. Hiç böyle bir ikilemde kaldınız mı?
Burçin Yalçın: Hiç kalmadım biliyor musun? Çünkü ben okula annemlerin baskısıyla girmiştim. “Aman altın bileziğin olsun.”, “Aman sen çok başarılı bir öğrenciydin, konservatuvarda kendini heba edeceksin.”, “Önce bir mesleğin olsun.”… Haklılar ama bu ülkede mesleğin olunca da bir şey olmuyor. Bak diploman gidiveriyor işte bir günde, fark etmiyor yani. O yüzden hiç ikilemde kalmadım, çünkü hiç bana göre değildi. Bölümdeki dersleri alırken çok mutluydum çünkü ben o traz, tarihsel ve sosyolojik okumaları çok seviyordum. Bunu sevdiğimi keşfettiğim için verdiği mutluluk başka bir şeydi. Ama hiç kendimi bir KPSS kursunda ya da bir sınava hazırlanırken hayal etmedim. Bir büyükelçilikte, konsoloslukta, devlet kurumunda, hiçbir yerde… Benim hayalim hep tiyatroydu. Şansım yaver gitti diyelim. Tam mezun olacağım sene bir özel tiyatronun kurucularıyla tanıştım. Onlar benim ustam oldular, bizimle çalışır mısın dediler. O zaman bir de bir arkadaşımla çalışmaya başlamıştım, kamu ihale danışmanlığı yapıyordum. Yaklaşık altı yedi ay çalıştım, saçma sapan işlerdi. O da Mülkiye mezunuydu. Kamu hukuku bildiğim için dilekçe yazıyordum, dosyalar hazırlıyordum ve çok mutsuzdum. Üç kuruş beş kuruş kazanayım diye girdiğim bir işti. “Ne yapabilirim?” dediğim zaman da karşıma tiyatro çıkmıştı. Bir şekilde böyle olacağını biliyordum. Nasıl, bilmiyordum ama devlete girmeyeceğim çok aşikârdı. Çünkü herkes hayatını kendi yeteneğine ve isteğine göre yaşamalı bence. Bu okul okumaya bir engel değil. Hatta bence üniversite okuyup sonra tiyatro yapmak acayip bir şey. Çünkü ikinci şey her zaman için daha kıymetli oluyor. Daha değeri bilinerek öğrenilen bir şey oluyor. Öteki türlü, zaten bu ülkede asla yeteneklerine ya da değerlerine göre bir yolculuk yapamadığın için bir şekilde üniversiteye giriyorsun. Sonra iş bulma kaygısıyla, beyaz yakalıya dönüşme kaygısıyla hayatın bir şekilde altüst oluyor ve borç batağının, harcamalarının kölesi olarak o işe devam ediyorsun. Benim bütün arkadaşlarım neredeyse bu şekilde yaşıyor. Ben bir risk aldım. Evet, bazen onlardan daha iyi, bazen daha kötü kazandığım dönemler var, bir devlet garantim yok ama bu benim hiç umurumda değil çünkü ben gerçekten işimi çok severek yapıyorum. O yüzden bence Mülkiye’den herkes çıkabilir. O yüzden insanın kendini tanıması çok önemli ama bence herkes bir üniversite okumalı, iyi bir üniversiteden mezun olmalı. Öteki türlü, konservatuvardakiler de bir şey bilmeden mezun oluyor. O zaman çok daha acıklı, çünkü öyle bir meslek değil oyunculuk. Öğrenilen bir meslek. Sen şimdi diyelim ki Maliye Bakanlığında bir işe girdin, şu anda öğrendiklerinin hangi birini nerede kullanacaksın? Neredeyse hiçbirini. Ama tiyatroda derslerde öğrendiğin her şeyi kullanmak zorundasın. O yüzden Mülkiye’den sonra ikinci üniversite olarak okumak isteyen arkadaşları çok rahatlatır Mülkiye’den aldığın bilgilerle devam etmek.
Derin: Çok güzel gerçekten. Aslında hepimize hitap eden şeyler söylediniz. Bunları sadece tiyatroculuk özelinde değil de her türlü konu altında toplamak gerekirse; bir sürü farklı hayali olan, ama devlet mi yoksa hayallerim mi ikileminde kalan Mülkiyeli öğrencilere ne söylemek istersiniz?
Burçin Yalçın: Mülkiyeli kardeşlerime şöyle şeyler söylemek isterim sanırım: Zaten çok zor bir ülkede yaşıyoruz. Zaten mutsuzluğun tavan yaptığı bir zamandayız ve ben en çok sizin için üzülüyorum. Biz en azından bir şekilde iş bulduk ve bir şeyler yapıyoruz. Şimdi her şey giderek daha da zorlaşıyor, olduğundan da zor. Ben hayata bir kere geldiğimize inanıyorum, o yüzden onun kıymetli yaşanması gerektiğini düşünüyorum. Benim pek çok arkadaşım Mülkiyeli ve son yıllarda Türkiye’yi terk ettiler. Avrupa’da yaşıyorlar ve başka işlerde çalışmaya başladılar. Eşlerden biri buradaki işini riske attı, devletten ayrıldı örneğin. Orada bambaşka işler buldular, gerçekten barda çalışmak bile buna dahil. Bireysel hayatlarında daha demokratik haklara sahip, daha refah içerisinde, sosyal devlet algısında yaşamak için çok fazla insan gitti çevremden. Ben en azından şunu diyebiliyorum; inandığım değerler için verdiğim savaş uğruna, bunu sıfırlayamam. Gidip başka bir yerde tiyatro yapmak istemiyorum. Kendi ülkemde yapmak istiyorum. Çünkü, gerçekten mutlu bir azınlığın içindeyim yaptığım işten ötürü. O yüzden mesleğini seçerken sadece maddi yönüne değil kendi isteğin ve hayaline göre şekillendirmek çok önemli. On yıl sonra başka bir yere gidiyorsun ve terzi oluyorsun örneğin. Bunun için okumadık hiçbirimiz.
Derin: Çok doğru gerçekten. Son olarak, şu an yaptığınız meslekte Mülkiyeli olmanızın nasıl etkileri, varsa artıları, eksileri oldu?
Burçin Yalçın: Valla efsane artı etkileri var gerçekten. Bir metin okuması yaparken de, bir şey tartışırken de, herhangi bir metnin masa başı tartışmasını yaparken o dönemin koşullarını nasıl okumamız gerektiğini çok iyi bildiğimiz için, metni çözümlerken her zaman ben 1-0 önde başladığımı düşünüyorum. Çünkü birincisi; bunu bilmesem bile, nasıl araştıracağımı ve o döneme dair izleri nasıl toplayacağımı biliyorum, metnin alt yapısını çözümlerken çok işime yarıyor. İkincisi, Mülkiye gerçekten hayata, görüşlere dair kapı açan bir okul. Orada senin hayatını etkileyen birkaç hocan varsa, onlarla bir şey okuduysan ya da sana bir şiir kitabı, bir roman önerdiyse hayatın değişmiştir. Benim hayatım değiştirecek insanlar oldu o okulda. Bunların etkilerini hep görüyorum. Bir Mülkiyelinin seni o masa başında sıkıştıran bir yönü olduğunu görüyor olmak çok heyecan verici. Bunu Berke’de görmüştüm ben, bir oyunun masa başı çalışmasını yaptığımız sırada. Yönetmeni sıkıştırıyor, bu harika bir şey. Çünkü yönetmenden tatmin olmak istiyor. O dönemin tarihsel bilgisine sahip mi, bir distopya yapıyorsa distopya ne demek, neye karşı, biliyor mu? Bunları bilmek için gerçekten bir şeyleri okumuş sindirmiş olmak gerekiyor. Bence Mülkiye bu anlamda, her bölümü açısından söylüyorum, okutulan dersler ve hocaların kalifiye eğitimden geçmiş gerçek öğretim üyeleri olmasından dolayı inanılmaz işe yaradı diye düşünüyorum. Bu kapıyı açtığını çok iyi biliyorum. Konferanslarda bile, oraya dahil olan, orada tartışmayı sürdüren ve bunu inançla yapan insanlarla dolu bir yer olduğu için. Umarım öyle olmaya devam eder.
Derin: Biz de umuyoruz. Çok teşekkür ederiz vaktinizi ayırdığınız için. Çok değerli bilgiler edindik.
Burçin Yalçın: Ben teşekkür ediyorum, Derin’e ve bütün Giyotin ekibine. Sevgiler.