Ana içeriğe atla

Gençliğin İhtilali

 Yazan: Mülayim Sert


Çoğu kişi 27 Mayıs 1960 Darbesini siyasi açıdan incelemekle yetiniyor. Ancak 27 Mayıs Darbesinin temelinde Türk askerinin dünyaya açılması sonucunda yaşadığı farkındalık, yeni neslin reform isteği ve geçmişten gelen gelenekleri yatmakta. Ordumuzun düşünsel yapısını ve bu yapının değişimlerini anlamak bizim için her zaman yararlı olacaktır.


Öncelikle iki kavramı anlamamız gerekiyor. Weber’in açıkladığı “Patrimonalism” kavramı ve Hungtington tarafından kullanılan “Praetorian” terimi. Patrimonal bir sistem, otoritenin ilkel halidir. Kısaca otoritenin herkes adına bir adam tarafından uygulandığı ve onu korumakla görevli, sadık bir gücün bulunması patrimonal bir sistemdir(Weber 1978). Diğer bir terimimiz “Praetorian”. Huntington bu terimi düşük seviyede ve eksik kalmış politik kurumların olduğu bir yönetimde başka grupların (sadece askeriye değil) yönetime müdahale ettiği durumlar için kullanıyor. Osmanlı başlangıçta tımar sistemi ile işleyen Patrimonal bir sistemdi ancak sistemin bozulması ile birlikte tek adama bağlılık da yavaş yavaş bozulmaya başladı. 20. yy’a gelindiğinde asker otoritenin bir kısmını meşrutiyet ile beraber ve çeşitli olaylar ile Sultan’dan almış bulunmaktaydı. Devamında kurulan Cumhuriyetimizin Osmanlı’dan arda kalan birçok kurumu miras aldığını söylememize gerek yok. Ordu bu mirasların en büyüklerinden biri sayılabilir. Kurumun düşünce sistemi de praetorian bir zihin yapısını miras almıştı. Çünkü Türkiye’de ordu kendisinin ülkeden daha eski olduğunun, neredeyse kurucu bir kurum olduğunun her zaman farkındadır. Bu ordunun gerektiğinde kendisinde politikaya müdahale etme hakkı görmesini sağlamıştır. Türkiye’deki üç büyük ordu müdahalesine (1960, 1971, 1980) baktığımız zaman ordunun gardiyan bir rejim rolü üstlendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Peki, ne oldu da ordu 27 Mayıs 1960 yılında müdahale etme gereği gördü? Bunu anlayabilmek için bu insanların o zamanki düşünce biçimini anlamamız gerekiyor.


Öncelikle ordu 50li yılların başında ekipman olarak oldukça geriydi. Kullanılan silahlar 1920lerden kalmaydı, at arabası yaygın, motorlu taşıtlar ise oldukça azdı. Atamalar kıdem gereği yapılıyor, bireyin yeterliliği ve liyakat göz ardı ediliyordu. Modern sistemlerde yeterince bilgisi olmayan askerler abartılı rütbelerde dolaşıyorlardı. Türkiye 1952 yılında NATO’ya resmi olarak kabul edildiğinde ordusunu bir yarışa da sokmuş oldu. Kore’ye giden askerler kendi eksikliklerini hemen fark ettiler. Amerikalılar Türkiye’ye ordunun eğitimini güncellemelerini önerdi. Hava savunma sistemleri, denizaltı muharebesi, yeni ulaştırma mühendisliği eğitimleri, radyo ve meteoroloji eğitimleri ordu müfredatına girdi. Ancak üst rütbelerdeki kıdeme dayalı atamalar devam etmekteydi. Daha orta rütbelerdeki rahatsızlık zamanla artmaktaydı. Askerler yapılan reformları yetersiz bulmuştu. Bu dönemde, eski kafalı üst rütbelerin ordunun modernleşmesini engellediği yönündeki görüş oldukça yaygınlaşıyor. 1952 yılında 10 Kasım’da savunma bakanı olarak atanan Seyfi Kurtbek, Menderes hükümetine bir reform taslağı oluşturuyor. Bu taslakta Seyfi Kurtbek üst rütbelilerin tasfiyesini önermiştir. Başta Celal Bayar ve Adnan Menderes tarafından desteklenen bu plan daha sonra askıya alınmıştır. Muhtemelen ordudaki üst rütbeleri tasfiye etmek için henüz çok erken bir zamandı ve korkuyorlardı. Aşikâr olan şuydu ki orduda Demokrat Partiden rahatsız olan subay sayısı oldukça fazlaydı ve bu plan ters tepki yaratabilirdi. Reformların gerçekleşememesinden öte başka rahatsızlıklar da mevcuttu. Askerler özellikle 1. Dünya Savaşında yabancı subaylarla çalışmışlardı ve onların inisiyatif alma haklarının olduğunu görmüşlerdi. Türk Ordusunun eğitimi ve geleneği ise Prusya sistemine dayalıdır ve otorite oldukça katıdır. 1950lerden bahsedersek ise askerler NATO’daki muadillerinin çok daha iyi şartlarda yaşadıklarının farkındaydılar. Ayrıca zorunlu doğu görevi, askerlerin halkın yaşadığı kötü şartları görmesine ve liberal ekonomik politikaların memleketi düzeltemeyeceğine olan inançlarının pekiştirilmesine yaradı. İşte 1950lerde askeriyenin orta rütbelerinde zihin haritası bu şekildeydi ve bu orta rütbeli subaylar 1960 ihtilalini planlayanlar olarak tarihe geçeceklerdi.


Ordu içinde muhalif alt rütbeli subayların ilk teşkilatlanması 1955 yılında başlamıştır. Dündar Seyhan ve Faruk Güventürk ilk ekibi sadece iki kişi olarak İstanbul’da kurdular. Bir yıl içinde on dört kişiye ulaşmışlardı. Güventürk başkan, Seyhan ise sekreter görevindeydi. Kendilerine komite ya da Atatürkçüler Cemiyeti diyorlardı. İstanbul’da bunlar olurken Ankara’da da iki farklı grup kurulmuştu. Sezai Okan, Osman Köksal ve Talat Aydemir grubu. Ayrıca Sadi Koçaş ve Kenan Esengin de kendi ekibini toplamaktaydı. 1957 yılında Talat Aydemir, Sezai Okan ve üç arkadaşı İstanbul’a Komuta Okulu için gittiler. Öncesinde Seyhan Dündar ile iletişim kurmuşlar ve gruplarını birleştirme kararı almışlardı. Sadi Koçaş’ın grubu ile birleşme çalışmaları ise sonuçsuz kaldı ve Koçaş’ın grubu Ankara’da ayrı bir oluşum olarak devam etti. Talat Aydemir ve Dündar Seyhan radikal bir devrim istiyorlardı. Hükümet kendini 1957 seçimlerinde yeniden kurmadan bir an önce darbe yapmayı önerdiler ancak arkadaşları onları bu fikirden vazgeçirdi. Bu gelişmelerden başka, Güventürk’ün İsmet İnönü ile bağlantı kurduğu ve darbe yapmayı önerdiği ancak İsmet İnönü’nün reddettiği biliniyor. İsmet İnönü ikinci dünya savaşından sonra sıkı bir demokrasi destekçisiydi, o yıllar içinde darbeyi desteklememesi çok doğal. İhtilalciler şanslarını Menderes’e muhalif olan bir Demokrat Parti üyesinde denemeye karar verdiler. Faruk Güventürk demokrat parti döneminde çeşitli görevler alan Şemi Ergin’i ziyaret edip planlarını anlattı hatta ona devrimin lideri olmasını önerdi ve “Silahım emrinize amadedir.” dedi. Ancak Güventürk yine reddedildi. Daha sonra Binbaşı Samet Kuşçu adında bir subayın korkması ve bilgi sızdırması üzerine darbeci olduğu düşünülen dokuz subay tutuklandı. Asıl olan şuydu ki tutuklular arasında darbeci grupla bağlantısı olan tek kişi Faruk Güventürk’tü. Bu olay İhtilalci subayların kısa bir ara vermesini ve 1958’de daha dikkatli bir biçimde yeniden toplanmasını sağladı. Hatırlarsanız Ankara’da kurulan bir gruptan daha bahsetmiştik: Sadi Koçaş’ın grubu. Bu grup tutuklamalardan etkilenmedi. Sadi Koçaş zeki ve dikkatli bir teşkilatlanmacıydı, aralarına kıdemli bir general almadıkları sürece bir darbe gerçekleştiremeyeceklerinin farkındaydı. Cemal Gürsel ve Sadi Koçaş ikilisi, NATO görevi için 1959’da Almanya’da bulunmaktaydı. Her gün iki Amerikalı er onların ulaşımını sağlamaktaydı. Sadi arabaya bindiğinde Amerikalı askerlere Türkçe “Saat kaç?” dedi. Amerikalılar anlamadılar ve saatlerine bakmadılar. Koçaş ve Gürsel ülke hakkında biraz konuştuktan sonra Sadi Koçaş alt rütbe subayların darbeyi artık gerekli gördüklerinden ve Gürsel’in bu devrime öncülük etmesi gerektiğinden bahsetti. Şunu belirtmekte fayda var ki; Cemal Gürsel hem Gelibolu’da hem de Türk Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış dolayısıyla herkesçe saygı duyulan hatta ordu içinde “Cemal Ağa” lakaplı önder bir kişiliktir. Cemal Gürsel teklifi kabul etti ancak ihtilalin son çıkış kapısı olması gerektiğini, vaktinden önce davranmamak gerektiğini belirtti. İkili on iki adamdan oluşan yeni bir merkez grup kurdu ve çeşitli atamalar gerçekleştirdiler. Ancak grup içinde anlaşmazlıklar da yok değildi. Alparslan Türkeş’in başını çektiği bir kısım Menderes’i devirdikten sonra askeri bir rejim ile devam edilmesi gerektiğini, cahil köylülerin yönetimi belirleyemeyeceğini savunuyordu. Diğer bir kısım ise Menderes’i devirmelerinin sebebinin onun sivil bir diktatörlük kurması olarak açıklıyor dolaysıyla bir diktatörü devirip yeni bir diktatörlük kurmayı mantıksız görüyordu. Ancak ikinci grup da kendi içinde anlaşamıyordu. Bazıları ihtilalden sonra direkt olarak CHP’yi başa geçirmeyi öneriyor diğerleri ise kısa bir askeri rejim sürecinde anayasa oluşturmayı ardından bir seçim gerçekleştirip kim kazanırsa kazansın yönetimi salmayı öneriyordu. Gürsel kara kuvvetleri komutanı olarak bu tartışmalara katılamadı çünkü ihtilalcilerle temastan kaçınmak istiyordu. İşte ordumuzun devrimci subaylarının 1959 yılındaki teşkilatlanması bu şekildedir.


Orduda muhaliflik zaten büyümüş bir durumdayken Menderes hükümeti bir güç zehirlenmesi yaşamaya başlamıştı. Menderes ve CHP arasında düşmanlık büyüyor, Adnan Menderes çeşitli söylevler ile halkı kışkırtıyordu. İsmet İnönü bir ziyareti sırasında Uşak’ta saldırıya uğradı ve başına bir taş isabet etti. İsmet İnönü’nün ordu içinde o dönem halen İsmet Paşa olarak anıldığına ve çok büyük bir saygı gördüğüne hepimiz hemfikirizdir. Üç gün sonra İsmet İnönü İstanbul’dayken arabasının önünün kalabalık tarafından kesilmesi ve muhalif liderin “sözde” bir kaza ile öldürülmesi planlandı. İsmet İnönü’yü o gün ordu mensupları kurtardılar. 1960 darbesinden sonra gerçekleşen mahkemeler bu planları su yüzüne çıkarmıştır. Hükumetin organize ettiği aşikâr olan diğer bir olay 2 Nisan 1960’da Kayseri’de yaşandı. İsmet İnönü parti toplantısı için trenle Kayseri’ye giriş yapmaktaydı ama vali emri ile treni durduruldu. İnönü ve vali il sınırında üç saat tartıştılar ardından vali, İnönü’nün geçişine izin verdi. Ertesi gün İnönü Ankara’ya arabayla dönmeye karar verdi. Aracı yine Kayseri civarında askeri bir barikat ile durduruldu. İsmet İnönü arabadan indi ve askerlere doğru yürümeye başladı. Askerler İsmet İnönü’yü selamladı İnönü de askerleri. Eski general barikatı yürüyerek geçmişti. Bu olaydan anlayacağımız üzere asker her zaman için İnönü’ye sadıktı. Ulus gazetesinde çıkan bir habere göre İnönü olayı şöyle özetledi “Emir yasadışıydı. Kayseri valisi beni öldürme emri vermiş. Onurlu ve vatansever memurlar emre uymadı”. İnönü 17 Nisan’da bir grup amiral ve generali evinde ağırladı ve Türk modernleşmesinin ideallerinin onlara bağlı olduğunu belirtti. Bunun üzerine 18 Nisan’da Demokrat Parti meclise basının ve CHP’nin aktivitelerini soruşturmak için bir “Tahkikat Komisyonu” kurulması önerisini sundu. Bu Demokrat Parti’nin otoriterliğini yansıtan en önemli eylemlerden biridir. Aynı gün İsmet İnönü mecliste “Şartlar gelişirse ihtilaller hak olur” demiştir. 27 Nisan 1960’ta komisyon kurulduktan sonra 7468 sayılı kanun ile yetkileri geniştilmiştir. Komisyonun kurulmasından sonraki gün CHP genel merkezi önünde eylemler yapılmış, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocası Bülent Nuri Esen ve İlhan Arsel derslere girmeyerek durumu protesto etmiştir(Esen 2010, 167-68). Mayıs 1958’de Ulus Gazetesi Atatürk’ün Bursa Nutku’nu yayınlamış ve gençlere devrimleri koruma görevinin onlar tarafından üstlenilmesi gerektiği mesajı verilmiştir. 28 ve 29 Nisan’da olaylar büyümüş Ankara ve İstanbul’da üniversiteliler sokaklara inmiştir. Bunu üzerine 29 Nisan’da Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan edildi. Cemal Gürsel 3 Mayıs’ta yaşı gereği emekliye ayrılırken orduya politikacıların hırslarının onları kullanmalarına izin vermemeleri gerektiğini belirten bir not kaleme aldı. Gürsel İzmir’deki evine döndü ve hükümet tarafından sıkı bir şekilde gözlemlendiğinin farkındaydı. Bu durumda Ankara ve İstanbul’daki sıkıyönetim komutanlarının tavrı çok önemliydi. Ne yazık ki Ankara’daki Namık Arguç öğrencilerin üzerine ateş açılması emrini verdi. İstanbul’da ise General Fahri Özdilek tutuklanan öğrencileri evlerine gönderdi ancak darbede herhangi bir rol üstlenmeyi reddetti. İhtilalciler, Binbaşı Cemal Madanoğlu ile yakınlaştılar. Madanoğlu askeriyenin lojistik komutanıydı. Daha sonra Tuğgeneral Sıtkı Ulay da ihtilalcilere katıldı. Kendisi Ankara’daki Harp Okulu komutanıydı. Son durumda Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun ihtilale karşıydı ve Demokrat Partinin destekçisiydi, ayrıca Gürsel ve harici kuvvet komutanlarının da görüşleri bilinmiyordu. Yani gerçekleşecek olan ihtilal hem hükumete hem de üst kademelere karşı bir ihtilaldi. Ankara’da sıkıyönetim komutanının Demokrat Parti destekçisi olduğu biliniyordu ama asıl büyük tugaylar ihtilalcileri destekliyordu, İstanbul’da ise sıkıyönetim komutanı dâhil herkes ihtilali destekliyordu. Tek kuşku Erzurum’da yer alan 3. ordu komutanı Ragıp Gümüşpala’nın durumuydu. Madanoğlu, Gümüşpala’yı ihtilalden son dakika haberdar etmeye karar verdi böylece destek olmaktan başka seçeneği olmayacaktı. İhtilali destekleyenler arasında Menderes ve Bayar’a istifa etmeleri ve Tahkikat Komisyonu’nu kaldırmalarını bildiren bir beyanname yazılması gerektiğini savunanların sayısı hayli fazlaydı. Bu öneride amaçlanan askeriyenin politikayla ilişkisini minimum derecede tutmak ve emir komuta zincirini bozmadan hükumeti indirmektir. Sıtkı Ulay, Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’a on tane generali Adnan Menderes ve Celal Bayar’ı istifaya ikna etmesi için görüşmeye yollamasını önerdi. Ancak Erdelhun “Ben asker doğdum, politikadan anlamam, planınıza dâhil olmayacağım.” dedi. Son olarak Cemal Madanoğlu 25-26 Mayıs gecesi ihtilali gerçekleştirmeyi kararlaştırdı. Menderes ertesi gün Atina’ya bir ziyarete gidecekti ancak askerler gazetelerden ziyaretin ertelendiğini öğrendiler. Menderes bir gezi için Eskişehir’e gidiyordu. 26-27 Mayıs gecesi Yarbay Agasi Şen, Menderes’i tutuklaması için arabayla İstanbul’dan Eskişehir’e gönderildi. 27 Mayıs gecesi ihtilal pürüzsüz bir şekilde gerçekleştirildi. İstanbul ve Ankara’da şehrin önemli noktalarının yönetimi askeriye tarafından ele geçirildi. Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar tutuklandı. Aynı gece Adnan Menderes, Kütahya’ya yola çıkmıştı, havadan takip sonucu Kütahya’da Albay Muhsin Batur tarafından gözaltına alındı. Aynı saatlerde Cemal Gürsel, İzmir’deki evinden Ankara’ya devrime öncelik etmeye yola çıkmıştı ve sabaha karşı 4.36’da radyodan askeriyenin bir bütün halinde işbirliğiyle yönetimi ele aldığı duyuruluyordu.(Hale 1993, 95-110)


27 Mayıs 1960 İhtilali alttan gelen dinç, çevik ve muhalif bir neslin tüm kademelerdeki güç zehirlenmesi yaşayan ve bir karşı devrim yapmaya çalışan yaşlı nesli alt ettiği bir ihtilaldir. Bu ihtilal bize şunu göstermektedir; iktidar sahipleri gerekirse tüm medya organlarını, tüm üst kademeleri ve hatta kolluk kuvvetlerini kendi amaçları uğruna ele geçirse dahi yeni gelen neslin fikirleri ile çatışırsa, güç sahipleri için son bellidir.



Bibliography


Esen, Selin. 2010. “18 Nisan 1960 Tarihli Tahkikat Komisyonu”

Hale, William 1993. “Turkish Politics and the Military”

Weber, Max 1978. “Economy and Society: An Outline of Interpretive Sociology”


Bu blogdaki popüler yayınlar

İhtilaller ve İhtimaller Üzerine: Fransız Devrimi’nin Etkisiyle Demokrasinin Süreçsel Gelişimi

  Fransız Devrimi’ne Giriş Fransız Devrimi, yalnızca bir ulusun siyasi yapısını değiştiren bir hareket değil, aynı zamanda modern demokrasinin temellerini atan bir dönüm noktasıdır. Eric Hobsbawm’a göre modern dünyanın tarihsel süreci iki olay ile başlamıştır, İngiltere’de ortaya çıkan Endüstri Devrimi ve Fransa’da ortaya çıkan Fransız Devrimi. (Hobsbawm, 1962) Devrimin ortaya çıkışı, Fransa’nın içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunlarla yakından ilişkilidir. 18. yüzyılın sonlarında Fransa, ekonomik, toplumsal ve siyasi bir kriz içerisindeydi. Mutlak monarşi, halkın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktı ve Kral XVI. Louis’in yetersiz liderliği devleti zayıflatıyordu. Toplum, vergiden muaf tutulan din adamları ve soylular ile vergiler altında ezilen üçüncü sınıf (halk) arasında keskin bir ayrışmaya sahipti. Amerikan Devrimi’ne verilen mali destek ve 7 Yıl Savaşları, devleti mali bir krizin eşiğine getirmişti. Tarımsal üretimdeki düşüşle birleşen kıtl...

Prof. Dr. Altuğ Yalçıntaş ile Alternatif İktisat Akımları: Heterodoks Yaklaşımlar / Mülkiye Postası 05.12.2024

Muhabir: Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Mülkiye Postası adına size teşekkür ederim. Henüz çiçeği burnunda bir oluşum olarak ilk röportajımızı sizinle gerçekleştiriyoruz. Giyotin dergi çatısı altında temelde röportajlar, söyleşiler, sonrasında anket çalışmaları ve Mülkiye Haberleri yapmak amacıyla yola çıktık. Uzun ömürlü ve nitelikli bir oluşum olması için elimizden geleni yapıyoruz. Destekleriniz için tekrar teşekkür ederiz. Prof. Dr. Altuğ Yalçıntaş: Her zaman. Muhabir: Hocam isterseniz yine kitabın en başından alalım. Sizin için iktisat nedir? A.Y: En zor yerden girdin. İktisat geleneksel olarak ekonominin bilimidir. Yani ekonomiyi açıklamak için uğraşan insanların bir araya gelerek yaptığı şeyin ismine iktisat diyoruz biz. Ama bu cevap yeterli olmayabilir çünkü bu sefer “ekonomi nedir?” sorusunu cevaplamamız gerek. Ekonomi yine geleneksel olarak üretim, tüketim ve bölüşüm alanlarının bir bütünü olarak tanımlanır. Bu alanlardaki faaliyetlerin yapısı teknoloji ...

Avrupa’da Sosyal Demokrasinin Mevcut Durumu, Yeniden Yükselişi ve Geleceği Mülkiye Postası – 06.12.2024

Selin Çelik: Hocam, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Mülkiye Postası adına size teşekkür ederim. Henüz çiçeği burnunda bir oluşumuz ve ilk röportajlarımızdan birini sizinle gerçekleştirmekteyiz. Mülkiye Postası’ndan biraz bahsetmek isterim. Giyotin Dergi çatısı altında röportajlar, söyleşiler, anket çalışmaları ve Mülkiye ile ilgili haberler yapmak üzere yola çıktık. Uzun ömürlü ve nitelikli bir oluşum olması için elimizden geleni yapıyoruz. Destekleriniz için tekrardan teşekkür ederiz. Dr. Öğretim Üyesi Uğur Tekiner: Rica ederim. SÇ: İsterseniz, ilk sorumuzla başlayalım. Öncelikle, Fransa ve Birleşik Krallık'taki sol partilerin zaferleri seçmen davranışlarındaki değişimi mi yoksa geçici bir tepki yansıtmakta ve uzun vadede bu desteği artırmak için nasıl bir vizyon gerekli? UT: Aslında çok yerinde ve güncel bir soru. Bu iki eğilimi de düşündüğümüzde, her ikisi de diyebilirim. Öncelikle, geniş bir perspektiften baktığımızda bu iki seçim zaferine sadec...