Yazan: Mülahazat
Yıllar geçse de sesler hâlâ zihnimde yankılanır. Kimi zaman boğazıma o günlerden bir ağrı saplanır. Gramofonun dibinde geçen günler, aylar hatta bazılarımız için yıllar…
Akşamüstü okuldan dönüyorum, hava kararmaya yüz tutmuş. Babamı görmek umuduyla, çantamın ağırlığına aldırmadan kahvehaneye doğru koşuyorum. Apartmandan bir sepet sarkıtılıyor, ismi lazım değil bakkal amca ekmekleri sepete yerleştiriyor. Koşarken sepete çarpıyorum, sepet bir an havada dans ediyor. Bir kadın feryadı, bakkal amcadan enseme yarı sevecen bir tokat, iki üç adım daha, nihayet kahvehaneye giriyorum. “Aman evladım dur, çay dökülecek!” ve birkaç adım ardından babamın yanında bitiyorum. Çocukluğun verdiği neşe, beni mapus hayatıma bile koşarak götürmüş meğer. Soğuktan kahvehanenin camları buğulanmış. İçeriyi ise sigara dumanı ele geçirmiş, öksürmüyorum artık alışmışım. Sobanın kızıllığı bu loş ortamda parıldıyor. Masalara servis edilen çay bardaklarından etrafa buhar saçılıyor. Daima bir uğultu; koca koca adamlar, havadan sudan biraz da siyasetten muhabbet ederek oyun oynuyor. Tutturulmuş yeşil masa örtüleri, küllükler, mütemadiyen çay servisi, iskambil kartları, oyun taşlarının sesleri, günlük sohbetler; işte çocukluğumdan alelade kareler... Babam kendini oyuna kaptırmış kovuyor beni başından. Üzülmüyorum, alışkanlıktan doğan umursamazlığımın adımlarıyla uzaklaşıyorum ondan. Daha derine gidiyorum, sigara dumanı ve uğultu bulutunun içine doğru süzülüyorum. Bu hengamenin ortasında bir ışık huzmesi gözümü alıyor, buraya hatta bu zamana ait değilmişçesine ışıldayan bir gramofon bu.
İnsan tabiatının ışığa eğilimi vardır, çocuk olmanın verdiği merak mefhumu ise gizemli olanın daima izindedir. İşte bu talihsiz bileşim, beni daha da talihsiz bir hataya sevk edecekti. Bir tabure yardımıyla gramofona yaklaştım. Cazibesine öyle kapılmıştım ki beni çağırıyor gibi hissediyordum, elimi uzattım. Birden bir patlama oldu ya da ben öyle olduğunu zannettim. Ayaklarım yerden kesilmeye, nesneler büyüyüp küçülmeye, uzuvlarım esneyip kasılmaya, dünya tepetaklak olmaya başladı. Metal bir tünele girdiğimi hayal meyal idrak ettim. Son hatırladığım şey de bu oldu zaten. Gözlerimi açtığımda kendimi ahşap duvarlı geniş bir odada buldum, başımda birkaç kişi kendime gelmemi bekliyordu. Ben de neye uğradığımı şaşırmış vaziyette onlara bakıyordum. Daha sonra öğrendim ki; meğer bizim gramofon öyle alelade gramofonlardan değilmiş, ona dokunanların hepsi gramofonun dibini boyluyormuş! Memlekette benim gibi meraklı çok olacak, içerisi neredeyse bir köy kadar kalabalıktı. Hal böyle iken burada yıllardır oturmuş bir düzenin süregelmesinin şaşılacak bir yanı yoktu.
Gramofonun geleceği, çalışmasına bağlıydı, iş görmeyen bir gramofon çürümeye mahkumdu. Bu nedenle, bir orkestra kurulmuş, herkes farklı enstrümanlarda ustalaşmıştı. Orkestra şefi ve yardımcısı benim şarkı söyleyebildiğimi keşfettiklerinde pek sevinmişlerdi. Böylece ben de korodaki yerimi almış ve çalışmaya başlamıştım. Akrep yelkovanı kovalıyor, biz çalışıyorduk. Günler ayları kovalıyor, biz çalışmaya devam ediyorduk. Bütün günün sonunda, yalnızca ertesi gün çalışmaya devam edebilecek kadar dinlenip yemek yememize izin veriliyordu. Kimi zaman, şef bize sinirleniyor, o günlerde bizi cezalandırıp yemeğimizi vermiyor, hatta dinlenmemize dahi izin vermiyordu. Bu çalışma ritmi karşısında dehşete düşmem zaman almıştı, çünkü bir süre boyunca yorgunluktan olan biteni fark edememiştim bile. Bir gün kendimi tutamayıp sordum: Şef ve yardımcısı neden bize bu kadar acımasızca davranıyordu? Biz neden bunu kabul ediyorduk, onlardan çok daha kalabalık değil miydik? Sorduğum kişi, görece yaşlı bir koro üyesiydi. Gramofonda çarkların dönmesi için bu nizama uyulmasının şart olduğunu söylemişti ancak içten içe pek memnun olmadığı yüzünden okunuyordu. Bir an duraksadı, bakışlarına acı bir gölge düştü ve aniden irkildi. Bu konuda bir daha ağzımı açmamam konusunda beni tembihledi ve fısıldadı: “Sonun kötü olur, hep öyle oldu.”
Bu konuşmanın üzerinden aylar geçmiş, zaman kavramı benim için anlamını yitirmişti. Herhangi bir ayın herhangi bir gününde, bir melodinin tam ortasında; şef hiddetli adımlarla içeri girdi. Peşinden de elinde bir sopayla yardımcısı geldi. Birden müzik kesiliverdi, sanki notalar havada donmuştu. Odadaki herkesin beti benzi atmıştı. Şef “Anlamayacağımı mı sandınız nankörler! Hanginiz çaldı? Yoksa… sen! Sana dün yemek cezası vermiştim, yemeği sen çaldın değil mi?” diyerek genç bir kızın üzerine yürüdü. Kız korkudan titriyor, konuşamıyordu. Zar zor “Hayır!” a benzer bir mırıltı döküldü ağzından. Şef kıpkırmızı oldu, öfkeyle yardımcısına döndü ve haykırdı: “Önce şu yalancının cezasını ver, sonra da hepsine gününü göster! Bana hainlik etmenin bedeli neymiş görsünler!” Yardımcısı bize doğru bir adım atıyordu ki, birden bir ses duydum. İçimde aylardır dolup taşan benim sesimdi bu: “Bizi saatlerce çalıştırıp üzerine bir de utanmadan aç bıraktığın için sana minnet mi duyacaktık?” Öyle uzun zamandır sesimi sadece şefin istediği şarkıları söylemek için kullanıyordum ki, kendi irademle kullandığımda afallamıştım. Şef de afallamıştı, o da uzun süredir yaşamadığı bir şey ile karşı karşıya kalmıştı neticede. Bundan istifade devam ettim: “Eğer birinin kılına zarar gelecek olursa çalışmayı bırakırız. Gramofonu atarlar, parçalarlar belki de yakalar. Bizim kaybedecek bir şeyimiz yok.” Şefin yüzü çarpılmış, gözlerinde amansız bir korkunun tohumları belirmişti. Bir kıpırtı oldu sonra diğer kıpırtılar onu izledi. Herkes enstrümanlarını yere bırakıyor; beni desteklediklerini, çalışmayı bırakacağımızı gösteriyorlardı. Şef yardımcısına baktı, bir süre öylece kalakaldılar. Sonra şef sakince “Emrimi yerine getir.” dedi. Yardımcısının isteksizce bir adım atmaya yeltenmesi ve tüm orkestranın üzerine atılması bir oldu. Şef ve yardımcısı öfkeli kalabalığın içinde görünmez olmuştu, yılların birikmiş öfkesinin seliydi bu.
Birdenbire deprem misali yer sarsılmaya başladı. Odanın duvarları eğriliyor, uzuyor ve kısalıyor. Müthiş bir renk cümbüşü üzerimize çöküyor, öyle ki göz gözü görmüyor artık. Bağrışlar çağrışlar içinde bir sağa bir sola savruluyor, hemen ardından süratle dönmeye başlıyoruz, döndükçe yükseliyoruz. Hepimiz aynı hortumun içindeyiz, bir tek şef ve yardımcısını göremiyorum aramızda. Işık görünüyor, sesler kesiliyor. Gramofonun içinden birer birer dışarı salıveriliyoruz.
Çıktığımda gözüm hemen diğerlerini aradı, ama o da ne? Tek başımaydım. Hayretle etrafıma bakındım, maarif takvimi gramofona düştüğüm günü gösteriyordu. Ellerime, kıyafetlerime en son da yansımamdan yüzüme baktım. O gün okuldan döndüğüm gibiydim, yıpranmış suretimden zerre eser kalmamıştı. Zihnimde bir kargaşadır gidiyordu, rüya mı görmüştüm yoksa? Gözlerimi gramofonun olduğu yere çevirdim, kaybolmuştu. “Gelsene bakayım sen buraya! Bak hiç tınlıyor mu beni?” Babamın beni dürtmesiyle irkildim. “Hadi eve gidiyoruz, geç oldu, annen yemeği koymuştur”. Öyle dalgındım ki babamın dediklerini birkaç saniye geçtikten sonra anlıyor ya da anlamıyordum. Belki zaman ve mekân aynıydı ancak ben değişmiştim. Babam, karşısında hep gördüğü çocuğu var sanıyor, onunla konuşuyordu ama ben artık o çocuk değildim. Artık içimde taşıdığım başka bir dünya vardı. Sesleri boğuk duyuyor, etrafı bulanık görüyordum. Yalnızca kahvehanenin kapısına yönelen babamın adımlarını takip edebiliyordum. Kapı açıldığında yüzüme çarpan soğukla biraz kendime geldim, lapa lapa kar yağıyordu. Babam daha eşikten adımını atarken söylenmeye başlamıştı: “Şu kar tutmasa bari, yarın işe gidemezsem kapının önüne koyarlar beni. Soğukta aç açıkta kalırız vallahi.” İşte bunu duymamla birlikte zihnime, ömrümün geri kalanında beni huzursuz edecek bir düşünce saplanmıştı: “Belki de hala gramofonun dibindeyiz.”