Ana içeriğe atla

İnsanlığın Lider Arayışı

 



Emir Eroğlu

İnsanlığın lider arayışı geçmişten günümüze sürekli tartışılan bir konu olmuştur. İnsanlık çeşitli arayışlara yönelmiş, birbirinden farklı yönetim biçimleri ortaya çıkmıştır. Kimi zaman liderler toplumun içinden sıyrılıp başa yükselirken, bazen de halk lideri seçmiştir. Peki insanlık neden lider arayışına girmiştir? Liderlik dediğimiz kavram toplumun her kesimi için gerekli midir? Ya da değişen dünyada  liderler varlıklarını nasıl  sürdürmüştür? Bu ve benzeri sorular hepimizin aklına gelmiştir. Liderlik kavramının ortaya çıkmasındaki nedenlere baktığımızda, en başında toplum adına bir ihtiyaç olduğunu söylesek yanlış olmaz.Bir başka önemli olan ama insanların gözden kaçırdığı konu ise liderlerin toplumdan sorumlu olması sonucunda halka kolaylık sağlamasıdır. Bunu şöyle örneklendirebiliriz,insanlık zaten hali hazırda sosyal bir varlıktır ve hayatları boyunca hep bir koşuşturma içinde geçmiştir. Bu tarz bir yoğun yaşamda bir de toplumla ilgilenmek herkese göre olmadığı için içlerinden birini seçmeleri ya da yönetilmelerini istemeleri aynı zamanda bir ihtiyaçtır.

İnsanlık ateşi kontrol etmeye başladığı dönemden itibaren topluluklar halinde yaşamaya başlamıştır. Ateşin kontrol altında olmadığı dönemlerde bir topluluktan söz etmek pek mümkün değildir. Çünkü insanların güvenli bir yerde toplanıp konuşabileceği, çeşitli kararlar alabileceği bir ortam söz konusu değildi. Ne zaman insanlık ateşi kontrol edebildi o andan itibaren daha kalabalık ve toplu halde yaşanmaya başlandı. Toplu halde yaşamanın getirdiği kaçınılmaz değişim ise, düzenli yaşam ve topluluğa önderlik edecek lider arayışıdır. Bu arayış ilk dönemlerden günümüze kadar devam etmiştir. Belki de bu arayış, her zaman devam edecektir.


Tarihteki ilk krallara ve krallıklara baktığımızda daha düzenli olduğunu görebiliriz. Tarihte bilinen ilk krallardan kabul edilen Akad İmparatorluğu’nun kurucusu Kral Sargon’a bakalım. Kendisinin kral olmasındaki en büyük sebepler, ordudan güç alması ve en yetenekli komutan olmasıdır. Aslında burada kral olurken halktan destek ihtiyacı hissetmeden lider olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü o dönemde lider seçilirken güç sizdeyse sizden aşağıdakileri dinlemeniz gerekmiyordu. Çünkü halk, o dönemlerde liderini seçebilecek güçte değildi. Peki, Kral Sargon lider olduktan sonra ne yapmıştır? Öncelikle tarihteki ilk kara imparatorluğunu resmen kurmuştur. Ardından Sümerlilere saldırarak onları etki altına almıştır. İşte bu durumda, liderin askerlikten başka becerilere de ihtiyacı olduğu ortaya çıkmıştır. Mesela oradaki halka karşı nasıl tutum sergileyecek ve yeni komşu ülkelerle arası nasıl olacak? Akad İmparatorluğu’nun yıkılışına baktığımızda Sümerlerin isyan etmesi ve başka bir krallığın gelip fethetmesi sonucunda yıkıldığını görüyoruz. Burada da yönetimsel alanda kralın yetersiz olabileceği kuşkumuz neticeye varıyor. Diğer bir açıdan bakarsak, insanlar arasından gücü olan  kişinin kendini lider/kral ilan etmesi sonucunda kralın yardımcılarından en alt tebaada bulunan insana kadar aslında bütün hayatlarını başlarındaki kişinin sözlerine bağlı yaşadıklarını söyleyebiliriz. Bu durumda o dönemlerdeki insanların lider seçme şansının olmadığını sadece gelen emirlere uyma zorunluluğu olduğunu görüyoruz. Burada şu soruları sorabiliriz; Gücü her eline alan kendini lider ilan etmeli midir? Ya da kendini lider ilan edecek kişilerin özellikleri neler olmalıdır? Mesela Kral Sargon başarılı bir komutan olmasına rağmen diplomatik ilişkilerde veya fethettiği ülkelerde yönetimsel hatalar yapmıştır. Bu durumda halk veya diğer yöneticiler ne yapmalıdır? Ya da güç sadece tek bir kişide değil de birden çok kişide olması daha mı yararlıdır? Mesela birisi orduyla ilgilenirken diğeri de yönetime bakar. Şimdi gelin bu son soru üzerine somut örnekler üzerinden tartışalım. İlk çağdan bu sefer farklı örnek vermemiz gerekirse, dönemin parlayan yıldızı olan Antik Yunan’a gitmemiz gerekir. Atina’da tarihte ilk kez demokrasi doğmuştur. Fakat günümüzdekine göre farklı ve ayrıştırıcı olduğunu söylememiz gerekir. Bu dönemde kral olmasına rağmen alınan kararlarda, halkın görüşüne önem verilirdi. Fakat toplumun her kesimi katılamazdı. Yalnızca özgür erkekler karar sürecine katılırdı. Bu da toplumda hala bir kesimin yönetenlere tamamen bağlı kaldığı ve kararlara uymaktan başka seçenek bırakılmadığını gösteriyor. Bir diğer örneği Sparta şehrinden verelim. Sparta’da işler Atina’ya göre daha farklı şekildedir. Şöyle ki, bir oligarşik düzen hakimdi Sparta’da. İki ayrı kralın olduğu ikili sistemde, “yaşlılar meclisi” dediğimiz asıl seçilmişlerin sözünün daha çok geçtiği bir sistem vardı. Sparta Atina’ya göre halkın çoğundan fikir almaktansa, kendi içlerinde yönetmeyi uygun görmüştür. Antik Yunan’da halkın nispeten yönetimde söz sahibi olma sebebini de o dönemdeki refaha ve özgür düşünce ortamının sebebiyet verdiğini söylesek yanlış olmaz.

Yine bu dönemden son bir örnek vermek gerekirse ilk Türk devleti Asya Hun Devleti’ne gidecek olursak burada da lider olarak Han karşımıza çıkar. Yine ufak farklılıklar olsa da bu dönemdeki benzer liderlerde gördüğümüz özellikler vardır. Ayrıca Asya Hun Devleti’nde Han’ın yanında bir danışma meclisi bulunurdu. Burada, alınan kararların törelere uygun olup olmadığı tartışılırdı. Bazen bu meclis, Han’a söz geçirebilecek kadar etkili olurdu. Ayrıca burada birden fazla büyük boy beyi olduğu için hepsine söz geçirmesi de gerekirdi.  Şimdiye kadar verdiğimiz örneklere bakarsak şunu söyleyebiliriz ki, bütün liderlerin ve yöneten sınıfın bir gücü vardı ve yönetilen sınıfı aldıkları kararlarla şekillendiriyorlardı. İyi hoş da halkı her zaman nasıl ikna ediyorlardı? Sonuçta bir karar halka zarar veriyorsa halkın karşı tepki koyması gerekmez mi? Bu dönemde ve ilerleyen dönemlerde çoğu lider gücünü tanrıdan aldığını ya da tanrının onu kutsadığını bahsederek halkı ikna ettiğini görüyoruz. Yani demem o ki, hükümdarlar bir şekilde yönetimini meşru kılarak etkisini halkın üzerinde gösteriyordu. Böylece diğer güçler ve halk bu duruma pek itiraz etmiyordu. Aslına bakarsak bu dönemlerde insanların lider seçmesinden çok, insanların arasından liderler kendi güçleriyle ortaya çıkabiliyordu. Aslında halk da bir yere kadar bu duruma razıydı. Bu sebeplerden birisi de, liderlerin insana “korku garantisi” vermesiydi. Korku garantisini şöyle açıklayabilirim, başınızda bir kralın olduğunu varsayalım. Bazen iyi kararlar alsa da bu kararlar sizin hayatınızı pek değiştirmiyor. Çünkü yapılan yeniliklerin pek çoğu size dokunmuyor. Fakat ne zaman tartışılacak bir karar alsa (mesela daha fazla vergi koyması gibi) hayatınız daha da zorlaşıyor. Buna tepki göstereceğinizi bildiği için, ya tanrının bu yıl sizi daha çok cezalandırdığını ya da ellerinde olmayan değişkenlerden dolayı gerçekleştiğini söylüyor. Bazen de tepkiyi umursamadan, güç ile bastırıyor. Böyle durumlarda siz karşı tepki göstermek isteseniz dahi korkunuzu her zaman diri tuttuğu için asla üzerinde baskı hissetmiyor.

Bu durumda şu tarz sorular akla gelebilir: İyi de hep böyle mi devam edecek, bir yerde halk kendi hayatı için hak talep edemeyecek mi? Ya da halk kendi isteği ile daha iyi birini yönetime getiremez mi? 

İlk çağlarda kralların ve yönetimlerinin neye benzediğini az çok konuştuk. Peki, Ortaçağ’da bu işler böyle mi yürüdü? Yani kesin bir ifade kullanamasak da, değişimin kaçınılmaz olduğunu gördüğümüz örnekler olmuştu. Artık bazı toplumların artık daha bilinçli olmaya başladığını görüyoruz. Bunun en net örneğini, İngiltere’de 1215 yılında imzalanan Magna Carta anlaşması sonucundaki kralın yetkilerinin kısıtlandığından anlayabiliriz. Magna Carta, yönetilen sınıfın yöneten sınıfa olan etkisini en net şekilde gösteren ve değişimi başlatan örneklerden birisidir. İyi de ne oldu da halk bu kadar etkili olabildi ve kral bu anlaşmayı imzalamak zorunda kaldı? Özetlemek gerekirse, dönemin kralı John (kendisine “Yurtsuz John” denirdi), halka çok ağır vergiler koymuştu ve Fransa’ya karşı yapılan saldırılar sebebiyle halk ile birlikte ayaklanan soylular, krala karşı koydu ve John baskıya dayanamayarak Magna Carta’yı imzalamak zorunda kaldı. Magna Carta sonucunda, halkın da birleşerek bir şeyleri elde edebileceği fark edildi. Belki de bu anlaşmada en önemli detay, artık hukukun üstünlüğü dediğimiz kavram insanların kafasında oturmaya başlamıştı. O zaman halk kendisini ezmeye çalışan yöneticilere karşı toplu bir şekilde ayaklanırsa, hak elde edebilir mi? Halk kendi gücünün farkına varırsa lideri seçme konusunda söz sahibi olabilir mi? Halkın gücünü fark eden liderler, artık halka daha çok önem gösterir mi? Magna Carta’dan yola çıkarsak, liderlerin gücü, mutlak mı olmalıdır yoksa hukukla sınırlanmalı mıdır? Magna Carta’nın sonuçlarının Avrupa’ya, oradan da dünyaya etki etmesi için yüzyıllar geçmesi gerekecekti. Devamında Avrupa’da Rönesans ve reform hareketleri ile değişim halka kadar inmiştir. Bu olaylar insanların -özellikle de halkın- adeta yeniden doğmasına yol açmıştır. Sürekli ağır vergiler ve kötü şartlar altında ezildikleri krallarına ve din adamlarına karşı uyanışa geçmiştir. Fakat bu tür süreçler, her zaman çok zorlu geçmiştir. Binlerce insan bu yolda can vermiş, önemli düşünürler hayatını kaybetmiştir. Fakat o uyanış bir kere başladı mı ardı arkası kesilemezdi artık. İnsanlar beceriksiz yönetimlere, gücü kendisi için kullanan krallarına karşı harekete geçmiştir. İşte bu dönemlerden itibaren, halk tam anlamıyla kendi liderini seçme düşüncesi edinmiştir. Daha önce de dediğim gibi, halkın cahil bırakılması, sürekli ezilmesi bu düşüncenin insanlarda yer edinmesini engellemiştir. Ama yönetenler ne kadar baskıyı arttırırsa, uyanış da bir o kadar sert sonuçlanır. Bir domino etkisi gibi, başladı mı, durdurmak artık imkânsızdır. : İnsanlığın kendi hak ettiği haklara ulaşması bu kadar zor olmalı mıydı? En temel haklarımız bile, krallara/liderlere neden bu kadar zor ulaşmıştır? Ya da, insanlığın bir hakkı elde ettikten sonra sürekli istemeye devam etmesi karışıklığa yol açmaz mı? Halkın seçtiği liderler ülkeyi daha kötü duruma soktuğunda halkı ayıplamak mı gerekir? Ya da seçilen lider kendi yetkilerini arttırıp, birden durumu tam tersine çevirebilir mi? Bütün bu akla gelen sorulardan önce, Rönesans, Reform ve birçok Aydınlanma Dönemi’nin ardından, insanlığın en önemli dönüm noktasından biri olan Fransız İhtilali’ne gelelim.  Fransız ihtilali, insanların liderlerini seçmesi ve temel demokratik haklara sahip olması açısından devrim niteliğindedir. . Artık halkın yönetimde gücü seçim ile birlikte garantilenmiştir. Bu olaydan itibaren halk aradığı lideri tam olarak seçme hakkına sahip olmuştur. Bu haklarını da anayasa ile sağlama almıştır. Bu haklar öylesine önemlidir ki, bu etki bütün dünyaya zamanla yayılmış ve ulus kavramı ile her halk kendi liderini, kendi seçmek istemiştir. Kısaca, halk, kendisini kendi yönetmek istemiştir. Bu dönemden itibaren, ulus-devletler ortaya çıkmış ve imparatorluklar dönemi bitmiştir. Krallar artık gücü elde tutan kuvvetten çok, sembolik bir anlam taşımaya başlamıştır. Peki artık, liderleri halk seçmeye başladı da, hayatımızda neler değişti? Seçtiğimiz liderler artık halka insancıl ve kapsayıcı bakıyor mu? Bazen günümüzde, dahi seçilen liderler yetersiz çıktığında oturup kendi vatandaşlık bilincimizi yeteri kadar sorguluyor muyuz? Demokrasi ve seçme-seçilme hakkı insanlığın hayatına girdiğinden beri, toplumların daha refah içerisinde yaşadığını söylersek yanlış olmaz. Fransız İhtilali, insan hakları ve birçok konuda toplumun en alt tabakası dâhil pek çok yenilik katmıştır. Biz, bugün seçilen liderlerin yeteri kadar etkili ve doğru yönetip yönetmediğini konuşacağız. Bazı ülkelerde, demokrasi tam uygulanmasına rağmen yeni seçilen lider ile eski lider arasında pek fark olmuyor. Bu durumda, lider seçmenin etkisinin azaldığını söyleyebilir miyiz? Ya da, seçilen liderlerin birbirine benzediğini düşünmemiz normal midir? Burada üzerinde durmak istediğim konu, seçme hakkımızın önemini unutmamak olacaktır. Çünkü bir toplum, bir lideri seçtikten sonra, yetersiz olduğunu bilmesine ragmen, kendisini kandırarak liderin arkasında durmaya devam edecektir. Hâlbuki seçilmiş lider ne kadar yetersiz olursa olsun, seçme hakkı, özel bir haktır. Onu değiştirecek olan, yine halktır. Ama bazen halk, bu duruma kafa çevirip “Aman. ne olursa olsun diyebilir. Eğer halk bu düşünceye girerse, demokrasi de bir o kadar tehlikeye girer. Çünkü halk, kötü gidişatı ne kadar umursamazsa, ülke başındaki lider, o kadar dokunulmaz hisseder. İlerleyen dönemlerde bu durum, yöneten sınıfa da, yönetilen sınıfa da zarar verir. Ortaya karma karışık düzen çıkar. Bu düzen içindeki düzensizlik de, halkın temel haklarını kendi kendine unutmasına yol açar. Halk, kendi haklarının ve seçme hakkının takipçisi olursa, baştaki liderler de halk kadar duyarlı olur. Günümüzde bu iki sınıf birbirine o kadar bağlıdır ki, bir taraf bağı kesti mi birden kendinizi bambaşka bir düzende bulabilirsiniz. Peki, bu durumda suçlu kimdir? İlla halk bir şeylerin farkında olmalı mıdır? Bu tarz olayların geri dönüşü nasıl olmalıdır? Fakat unutulmamalıdır ki, demokrasiye sahip çıkılmazsa, demokrasinin artık esamesi bile okunamaz. Kişisel farkındalık unutulmamave insanlar en temel haklarını görmezden görmemelidir. Demem o ki, insanlığın lider arayışı, Fransız İhtilali ile kesinleşmiş ve günümüze ulaşmıştır. Liderlik arayışımızın devam etmesi sağlayan da seçme hakkıdır. Günümüzde bu hak ne kadar efektif tartışılsa da önemini korumaya devam edecektir.


Bu blogdaki popüler yayınlar

İhtilaller ve İhtimaller Üzerine: Fransız Devrimi’nin Etkisiyle Demokrasinin Süreçsel Gelişimi

  Fransız Devrimi’ne Giriş Fransız Devrimi, yalnızca bir ulusun siyasi yapısını değiştiren bir hareket değil, aynı zamanda modern demokrasinin temellerini atan bir dönüm noktasıdır. Eric Hobsbawm’a göre modern dünyanın tarihsel süreci iki olay ile başlamıştır, İngiltere’de ortaya çıkan Endüstri Devrimi ve Fransa’da ortaya çıkan Fransız Devrimi. (Hobsbawm, 1962) Devrimin ortaya çıkışı, Fransa’nın içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunlarla yakından ilişkilidir. 18. yüzyılın sonlarında Fransa, ekonomik, toplumsal ve siyasi bir kriz içerisindeydi. Mutlak monarşi, halkın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktı ve Kral XVI. Louis’in yetersiz liderliği devleti zayıflatıyordu. Toplum, vergiden muaf tutulan din adamları ve soylular ile vergiler altında ezilen üçüncü sınıf (halk) arasında keskin bir ayrışmaya sahipti. Amerikan Devrimi’ne verilen mali destek ve 7 Yıl Savaşları, devleti mali bir krizin eşiğine getirmişti. Tarımsal üretimdeki düşüşle birleşen kıtl...

Prof. Dr. Altuğ Yalçıntaş ile Alternatif İktisat Akımları: Heterodoks Yaklaşımlar / Mülkiye Postası 05.12.2024

Muhabir: Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Mülkiye Postası adına size teşekkür ederim. Henüz çiçeği burnunda bir oluşum olarak ilk röportajımızı sizinle gerçekleştiriyoruz. Giyotin dergi çatısı altında temelde röportajlar, söyleşiler, sonrasında anket çalışmaları ve Mülkiye Haberleri yapmak amacıyla yola çıktık. Uzun ömürlü ve nitelikli bir oluşum olması için elimizden geleni yapıyoruz. Destekleriniz için tekrar teşekkür ederiz. Prof. Dr. Altuğ Yalçıntaş: Her zaman. Muhabir: Hocam isterseniz yine kitabın en başından alalım. Sizin için iktisat nedir? A.Y: En zor yerden girdin. İktisat geleneksel olarak ekonominin bilimidir. Yani ekonomiyi açıklamak için uğraşan insanların bir araya gelerek yaptığı şeyin ismine iktisat diyoruz biz. Ama bu cevap yeterli olmayabilir çünkü bu sefer “ekonomi nedir?” sorusunu cevaplamamız gerek. Ekonomi yine geleneksel olarak üretim, tüketim ve bölüşüm alanlarının bir bütünü olarak tanımlanır. Bu alanlardaki faaliyetlerin yapısı teknoloji ...

Avrupa’da Sosyal Demokrasinin Mevcut Durumu, Yeniden Yükselişi ve Geleceği Mülkiye Postası – 06.12.2024

Selin Çelik: Hocam, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Mülkiye Postası adına size teşekkür ederim. Henüz çiçeği burnunda bir oluşumuz ve ilk röportajlarımızdan birini sizinle gerçekleştirmekteyiz. Mülkiye Postası’ndan biraz bahsetmek isterim. Giyotin Dergi çatısı altında röportajlar, söyleşiler, anket çalışmaları ve Mülkiye ile ilgili haberler yapmak üzere yola çıktık. Uzun ömürlü ve nitelikli bir oluşum olması için elimizden geleni yapıyoruz. Destekleriniz için tekrardan teşekkür ederiz. Dr. Öğretim Üyesi Uğur Tekiner: Rica ederim. SÇ: İsterseniz, ilk sorumuzla başlayalım. Öncelikle, Fransa ve Birleşik Krallık'taki sol partilerin zaferleri seçmen davranışlarındaki değişimi mi yoksa geçici bir tepki yansıtmakta ve uzun vadede bu desteği artırmak için nasıl bir vizyon gerekli? UT: Aslında çok yerinde ve güncel bir soru. Bu iki eğilimi de düşündüğümüzde, her ikisi de diyebilirim. Öncelikle, geniş bir perspektiften baktığımızda bu iki seçim zaferine sadec...