Ana içeriğe atla

Ortaklarımı Satırlardan, Dizelerden, Notalardan Başka Yerde Aramayacağım.

Yazan: Naz Hergüner


 “Yine de herkes bir şeylere ait. Deniz’in ailesi var, Nurhan Usta dükkanına, babam o sahte dindarlığına… Bense hiçbir şeye ait hissetmiyorum kendimi, hiçbir şeye. Sanki oradan geçiyormuşum da uğramışım gibi.” 

 

Erhan Kozan’ın 2010 yapımı Çakal filminde baş karakter Akın tarafından sarf edilen bu sözler önce aidiyeti, sonra da belki gerçeklik payını asıl taşıyan versiyonu olan ‘aidiyetsizlik duygusunu’ sorgulayış sürecinin başlangıcı niteliğini taşır. Ne demektir  ‘ait olmak’? Son derece nesnel şekilde ele almak gerekirse, aidiyet duygusu; psikoloji, sosyoloji, felsefe gibi disiplinlerde bireyin kendini bir bağlam içinde konumlandırma ve kabul görme gereksinimi olarak tanımlanır. Kişinin kendini bir bütünün parçası olarak görmesini, kabul edildiğini ve anlamlı bir bağ kurduğunu hissetmesini sağlar. Bir aileye, sahip olduğu dükkâna, tam olarak içten gelmese dahi bir ideolojiye, dine ait hissedebilir insan. Aidiyet, ilk defa karşılaştıklarını hayatın boyunca tanımışçasına, onları yaşadığın sürece biliyormuşçasına yaşamaktır o anı. Aidiyet ile huzur ve sevgi gibi duygular birçok noktada kesişse de özünde hiçbir zaman aynı şeyi yansıtmaz. Aidiyet huzur ve sevgiyi getirirken huzur ve sevgi yanında her zaman aidiyeti taşımaz. Sevdiğiniz insanları, belki toplulukları, zevk aldığınız kitapları, müzikleri, filmleri, sahip olmaktan memnuniyet duyduğunuz ideolojileri, fikirleri, duyguları düşünün. Sahiden kaçıyla ilgili düşünceleriniz sevgi ya da huzurdan ötesine gitmedi, aksine bazılarına “aitmişçesine” yaşadınız mı hiç o anı? 

 

Yazının başındaki replikte de belirtildiği üzere sonunun aidiyetsizliğe çıkacağını rahatlıkla söyleyebileceğimiz bu yolda ait hissetmeye neden ihtiyaç duyulur? Toplumsallık mıdır “doğal” olan yoksa bireysellik mi; aidiyet mi daha tabiidir, aidiyetsizlik mi? Abraham Maslow’un, insanın bir kategorideki gereksinimlerini tam olarak gidermeden bir üst düzeye geçemeyeceğini savunarak ortaya attığı ihtiyaçlar hiyerarşisinde fizyolojik gereksinimler ve güvenlikten sonra “ait olma gereksinimi” yer alır. Hiyerarşinin daha üst basamakları dikkate alınacak olursa denebilir ki, Maslow için insan, ait olmayı tatmadan saygınlık ve kendini gerçekleştirme gereksinimi duymaz; dolayısıyla özsaygıya, başkalarına saygı duyabilmeye, kendini gerçekleştirmenin ifade ettiği özgünlük, bireysellik, bağımsızlık, gerçeklikle uyum gibi kavramlara erişimi yoktur. Platon gibi, Aristoteles için de insan; her şeyden önce sosyal bir varlık, kendi deyişiyle “zoon politikon”dur. Aristoteles’in siyaset felsefesinin temeli olan bu kavram insanın toplumsal bir varlık olduğunu ifade etmekle kalmayıp insanın toplumsal hayatın dışında hayatına devam etmesinin mümkün olmayacağı tezini öne sürer. Hobbes’a göre insan doğasını gerçeküstü gören bu “sivil öğreti inşa etme çabası” fazla rağbet görmesine rağmen boşunadır, insanların toplumsal bir yapı içinde güvenle yaşamaları belli sözleşmelere ve koşullara bağlıdır. Freud aidiyet hissinin çocuklukta şekillendiğini söyler, ilk aidiyet bağı olan anne ve çocuk arasında bir eksiklik veya travma sonucunda hayat süresince bir yere ait hissetme konusunda zorluk çekilebilir. Özgürlükten Kaçış eserinde Erich Fromm insanların aidiyet duygusuna muhtaçlığını vurgular fakat insan, ait olma arayışı içinde kendi kimliğini kaybetme riski de taşır. İşçilerin üretim sürecinden ve birbirlerinden koparak aidiyetlerini yitirdikleri kapitalist toplumda Karl Marx’a göre mutlak aidiyet yalnızca sınıf bilinciyle mümkündür. Émile Durkheim için aidiyet, toplumsal düzende bir gerekliliktir. Bireyler geleneksel bağlarını kaybettikçe “anomi” denen toplumsal boşluk hissine kapılırlar. Milliyetçilik gibi aidiyet biçimlerini aslında “hayali cemaatler” olarak adlandıran Benedict Anderson, insanların hiç tanımadıkları diğerlerine bile ortak bir kimlik hissiyle bağlandıklarını savunur. 

 

Peki ya bütün bu dünya meşgalesi içinde çevresindeki herkes kendini “bir yerlere ait” olarak tanımlarken Akın’ı “oradan geçiyormuş da uğramış” gibi hissettiren şey, “aidiyetsizlik” nedir? 

Aynı aidiyetsizlikle başa çıkmış, kendini hiçbir yere, hiçbir insana, hiçbir amaca ait hissetmeyen Antoine’ın içindeki ait olma gereksiniminin yarattığı o büyük boşluğu ve boğuculuğu dışa vurmaya çalışırken Sartre’ın “Artık hiçbir şeyin benimle ilgisi yok. Ne bir şeye aidim, ne de bir şey bana ait.” sözlerinin alt metninde yatanlar?.. 

 

Aidiyet hissini yitirmiş, toplumdan kopmuş bir bireyi yansıtan Bulantı (La Nauseé) romanının egzistansiyalizm felsefesiyle özdeşleşmiş yazarı Jean Paul Sartre’ın “L'enfer c'est les autres.” yani “Cehennem, başka insanlardır.” sözünde aramalı belki de bu sorunun cevabını. Sartre’ın 1944 çıkışlı oyunu “Huis Clos”da ana karakter Joseph Garcin aracılığıyla sarf ettiği bu söz; başkalarının dünyadaki varlığıyla kendi kimliğini sorgulayan, şekillendiren ve hatta zaman zaman temelden değiştiren insanın söz konusu durumda başkasına ne denli bir “aidiyet” duygusu ile bağlanabileceğini sorgulatır niteliktedir. Cehennem dünya üzerindeki felaketlerle, işkencelerle, hastalıklarla değil; başkalarının varlığıyla gelir: aidiyetsizliği yaratan şey insanoğlunun bu dünyadaki salt varlığıdır. Aidiyet duygusunun filizlendiği yer “insanın olduğu şekilde kabul görmesi, anlamaya ve anlamlandırmaya çalışılması, yargılanmaması” ise, Sartre’ın cehennemi bu kabul görüşün tam zıddıdır; insan, cehennemdeki başka insanların kafasında çizdiği portre ile sınırlı kalmıştır. Bu durumda “yabancılaşma”dır Sartre’ın cehennemi ile sorgulayışımızın temeli olan “aidiyetsizlik” duygusunun ortak paydası. Cehennemdeki portreleri gören insan önce ressamlara, sonra portrelerin öznesi olan zatına yabancılaşır. Sürecin sonunda dünyaya da yabancılaşan insana hiçbir yer artık “onun yeri olabilecekmiş gibi” hissettirmez. Beklenenin aksine “mutlak aidiyete” değil ama “mutlak aidiyetsizliğe” ulaşmıştır. Cehennemdeki portreler adeta hafızasına kazınmış olacak ki, bu bakış açısı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kaleminden de dökülmüş Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün satırlarına: “Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu, insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır; fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.” 

 

Mutlak aidiyetin kıyısından bu zamana kadar hiç geçmemiş olsam da ruhumun yankısını bulmaya en yakın olduğum dalgalar hep aidiyetsizliğin kıyısına vuranlar oldu. İnsan tüm benliğiyle bir yere ait hissedemezdi, benliğinin yapbozunu oluşturan parçalardan özüne en sadık olanı aralardı cehennemdeki portrelerle dolu odanın kapısını. İnsanın ait hissetmeye en yakın olduğu an, kendine ait hissetmeye başladığı andı. Ressamlar, Camus’nun da deyişiyle “absürt” olabilirdi ama önünde tuval olanın ressam olduğu bu dünyada öznenin tekniğe yabancılığı kendi hayatına seyirci kalmasını beraberinde getirmemeliydi, bu da ancak insanın kendi silüetlerini kendi çizmesiyle mümkündü. Neydi bu silüetleri resmetmenin, aidiyeti barındırmaya elverişli tek yer olan kendine ait olmanın yolu? İnsan buna “kalıpları yıkmak”, “alışılmışı sorgulamak”, hatta “kendini yeniden doğurmak” diyebilirdi ama “kendimden soyunuyorum, kendime kavuşabilmek için” diyen şair Ahmet Altan’ınki dalgaların kuşkusuz en yankı getireniydi: 

 

“Olduğum her şeyi olmaktan vazgeçiyorum… Ve işte kendimden soyunuyorum. 

Türk değilim, Müslüman değilim, Sünni değilim, erkek değilim, kırk üç yaşında değilim, hiçbir meslekten değilim. 

Olduğum her şeyi olmaktan utanıyorum. 

Olduğum her şeyi olmaktan vazgeçiyorum ve onların yerine bir başka şey de olmuyorum. 

Sonsuz bir nehirde hiçliğe akan köksüz ve kızıl bir nilüfer gibi çırılçıplak akıyorum. 

Ve hep aynı şeyi soruyorum: Kendime kavuşabilmek için kendimden ne kadar soyunmalıyım? 

Siz kendinize kavuşabilmek için kendinizden ne kadar soyunmalısınız? 

Olduğunuz şeyler sizi kendiniz mi yapıyor, yoksa ruhunuzla teniniz arasındaki o büyük engelleri mi oluşturuyor taşıdığınız sıfatlar?” 

 

 

 

                                                                                                                      

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça 

 

Kozan, E. (Yönetmen). (2010). Çakal [Film]. Filmaltı Yapımevi. 

Sartre, Jean-Paul. Bulantı. Çev. Selahattin Hilav, Can Yayınları, 2017. 

Sartre, Jean-Paul. Cehennem. Çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2020. 

Camus, Albert. Yabancı. Çev. Tahsin Yücel, Can Yayınları, 2021. 

Yalçın, İ. (2021). Albert Camus’nun Absürd Kavramı Bağlamında Sen Aydınlatırsın Geceyi  Yalçın, İ. (2021). Albert Camus’nun absürd kavramı bağlamında Sen Aydınlatırsın Geceyi filminin analizi. Düşünce ve Toplum Sosyal Bilimler Dergisi, 4, 85–112. 

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1673201 

Tekke, M. (2019). Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisinin En Son Düzeyleri: Kendini 

Gerçekleştirme ve Kendini Aşmışlık. Eğitimde Nitel Araştırmalar Dergisi, 7(4), 1704-1712 Yeşilçayır, C. (2014). Thomas Hobbes’un Geleneksel Siyaset Felsefesine Karşı Çıkışı. MAVİ ATLAS GŞÜ Edebiyat Fakültesi Dergisi, 2.  

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/84142 

Tanpınar, Ahmet Hamdi. Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1961. 

Altan, Ahmet. Gece Yarısı Şarkıları. Everest Yayınları, 2021. 

Coursitout. (2022, 3 Ocak). Philosophie - Sartre « L'enfer c'est les autres » explication [Video]. 

YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=x2cDna7SUNM&ab_channel=Coursitout 

 

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

İhtilaller ve İhtimaller Üzerine: Fransız Devrimi’nin Etkisiyle Demokrasinin Süreçsel Gelişimi

  Fransız Devrimi’ne Giriş Fransız Devrimi, yalnızca bir ulusun siyasi yapısını değiştiren bir hareket değil, aynı zamanda modern demokrasinin temellerini atan bir dönüm noktasıdır. Eric Hobsbawm’a göre modern dünyanın tarihsel süreci iki olay ile başlamıştır, İngiltere’de ortaya çıkan Endüstri Devrimi ve Fransa’da ortaya çıkan Fransız Devrimi. (Hobsbawm, 1962) Devrimin ortaya çıkışı, Fransa’nın içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunlarla yakından ilişkilidir. 18. yüzyılın sonlarında Fransa, ekonomik, toplumsal ve siyasi bir kriz içerisindeydi. Mutlak monarşi, halkın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktı ve Kral XVI. Louis’in yetersiz liderliği devleti zayıflatıyordu. Toplum, vergiden muaf tutulan din adamları ve soylular ile vergiler altında ezilen üçüncü sınıf (halk) arasında keskin bir ayrışmaya sahipti. Amerikan Devrimi’ne verilen mali destek ve 7 Yıl Savaşları, devleti mali bir krizin eşiğine getirmişti. Tarımsal üretimdeki düşüşle birleşen kıtl...

Prof. Dr. Altuğ Yalçıntaş ile Alternatif İktisat Akımları: Heterodoks Yaklaşımlar / Mülkiye Postası 05.12.2024

Muhabir: Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Mülkiye Postası adına size teşekkür ederim. Henüz çiçeği burnunda bir oluşum olarak ilk röportajımızı sizinle gerçekleştiriyoruz. Giyotin dergi çatısı altında temelde röportajlar, söyleşiler, sonrasında anket çalışmaları ve Mülkiye Haberleri yapmak amacıyla yola çıktık. Uzun ömürlü ve nitelikli bir oluşum olması için elimizden geleni yapıyoruz. Destekleriniz için tekrar teşekkür ederiz. Prof. Dr. Altuğ Yalçıntaş: Her zaman. Muhabir: Hocam isterseniz yine kitabın en başından alalım. Sizin için iktisat nedir? A.Y: En zor yerden girdin. İktisat geleneksel olarak ekonominin bilimidir. Yani ekonomiyi açıklamak için uğraşan insanların bir araya gelerek yaptığı şeyin ismine iktisat diyoruz biz. Ama bu cevap yeterli olmayabilir çünkü bu sefer “ekonomi nedir?” sorusunu cevaplamamız gerek. Ekonomi yine geleneksel olarak üretim, tüketim ve bölüşüm alanlarının bir bütünü olarak tanımlanır. Bu alanlardaki faaliyetlerin yapısı teknoloji ...

Avrupa’da Sosyal Demokrasinin Mevcut Durumu, Yeniden Yükselişi ve Geleceği Mülkiye Postası – 06.12.2024

Selin Çelik: Hocam, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Mülkiye Postası adına size teşekkür ederim. Henüz çiçeği burnunda bir oluşumuz ve ilk röportajlarımızdan birini sizinle gerçekleştirmekteyiz. Mülkiye Postası’ndan biraz bahsetmek isterim. Giyotin Dergi çatısı altında röportajlar, söyleşiler, anket çalışmaları ve Mülkiye ile ilgili haberler yapmak üzere yola çıktık. Uzun ömürlü ve nitelikli bir oluşum olması için elimizden geleni yapıyoruz. Destekleriniz için tekrardan teşekkür ederiz. Dr. Öğretim Üyesi Uğur Tekiner: Rica ederim. SÇ: İsterseniz, ilk sorumuzla başlayalım. Öncelikle, Fransa ve Birleşik Krallık'taki sol partilerin zaferleri seçmen davranışlarındaki değişimi mi yoksa geçici bir tepki yansıtmakta ve uzun vadede bu desteği artırmak için nasıl bir vizyon gerekli? UT: Aslında çok yerinde ve güncel bir soru. Bu iki eğilimi de düşündüğümüzde, her ikisi de diyebilirim. Öncelikle, geniş bir perspektiften baktığımızda bu iki seçim zaferine sadec...