Yazan: Berke Şahin
Hayır, son iki üç aydır Yalçın Küçük’ün ‘’Aydın Üzerine Tezler’’ kitabına kafayı takmam yüzünden ya da Siyasal’da yaptığımız ‘yuvarlak masa tartışmaları’ etkinliklerinde bu konu üzerine tartıştığımızdan değil. Medyanın ya da şunun bunun aydın insan (!) olarak reklamını yaptığı şu iki tipi; bir biçimde benim gözüme, kulağıma ve bilincime sokup sokup durmasıyla bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Artık, yeni Türkiye’mizde çok kullanışlı yeni aydınlarımız var. Bir bakıyorsunuz televizyonda 1400’lerden girip 1930’lardan çıkabiliyorlar, bir bakıyorsunuz telefonunuzun ekranından size bize hepimize cahil deyip kahkahayı basabiliyorlar, bir bakıyorsunuz kitapçıda ‘çok satanlar’ rafında kitapları, kapağında da pişmiş kelle gibi sırıtan fotoğraflarıyla size ‘’hayatı nasıl yaşamanız gerektiğini’’ anlatabiliyorlar. Bazen de bir köftecinin ya da baklavacının reklamlarında konu mankenliği yapıyorlar. Çok ama çok aydın olmalarından mütevellit ki nerede görseniz farklı bir konu hakkında arz-ı endam ediyorlar, Türk gencine yol gösteriyorlar (!). Nerede, ne hakkında konuşturmak isterseniz konuşabiliyorlar. Yeni aydınımızın temel özelliği budur: Kullanışlıdır.
Yeni Türkiye’nin yeni aydın projesinin baş aktörü olan bu iki şahsiyet tabii ki de ağızlarından Atatürk’ü düşürmüyorlar. Özal görmüş Atatürkçüleri bile hayrete düşürecek şekilde Atatürkçülüğün anlamının yitmesi için her şeyi yapmaya hazırlar. Nasıl bir Atatürkçülük diye soran yok, sorulsa da onların anlatmaya gönlü yok! Anti emperyalizm anlatısından, devrimci kimliğinden uzak bir Atatürk anlatısıyla saatlerce konuşmaya hazırlar. Neyse ki bir Ferhan Şensoy’umuz var da ondan alıntı yapıp biraz rahatlayabiliyoruz:
‘’Şimdi herkes Atatürkçü. Ulan Atatürkçülük böyle herkesin benimseyebileceği, o kadar salak bir ideoloji olamaz ki.’’
Haber kanallarında Cübbeli konukların reytingleri düşük gelmiş olacak ki cübbeli konuklar yerine konuk olarak gelen bu iki ulu, bilge, bilgili, allame-i cihan hocalarımız, aydın olmanın sorumluluğunu taşıyıp halkımızın sorunları hakkında tek kelime etmek şöyle dursun Türk halkını cahil bırakanları, nasıl ne niçin cahil bırakıldığını anlatmaya gerek duymuyorlar. Fakat korkmayın! Yeteri kadar cüzdanınızı açarsanız cahilliğinizi kapatmak için sizlere konferanslar monferanslar verip saatlerce konuşabilirler. Cüzdanın ağzını biraz daha açarsanız seçim propagandanız için Tarihi Yarımadayı gezebilir, fıkralarla kahkahalarla videolar çekebilirsiniz.
Aydın çok güzel bir kelime. Anlamını tam olarak karşılıyor. Çok güzel bir sıfat, fakat sorumluluğunu da beraberinde getirebiliyor. Aydının parlaması gerekiyor, bu parlama ışımaya da yol açıyor. Ne üzücüdür ki bizim aydınımızın değişmez yazgısı da ışıyarak yok olmaktır. Hapisliktir, sürgündür, bir sabah arabanızı çalıştırdığınızda ölümle karşılaşmaktır. Yine de bunları göze alarak yol göstermektir. Bunların romantik ya da duygusal cümleler olduğu sanılabilir ama budur Türk aydınının değişmez yazgısı. Aydın olmanın sorumluluklarını göze almayana da aydın denmez, bilgili ya da bilgiç denir en fazla. Öyle de olabilirsiniz, fakat bilgiç gömleğinizin üstüne aydın yaması dikmeye çalıştığınızda o biraz şey duruyor. Ney duruyor? Hani… Nasıl denir, dilimin ucunda. Kekremsi?
Türk genci sıkışmış durumdadır. Yol gösterici arıyor. Bir sağa saldırıyor, bir sola. Aydınsızlıktan rotayı 1960’lara kırıyor. Doğan Avcıoğlu’nu buluyor mesela, hem de yıllarca kitapları basılmamış, unutulmuşken. Sımsıkı da sarılıyor aydınına. Yol göstermesini istiyor fakat 60’ların pratiklerini ve teorisini günümüze uyarlayamıyor. Sıkışıp kalıyor. Hayranı olduğu sinemacıya bakıyor, cık. Romancıya bakıyor, cık. Şarkıcı, şucu, bucu… Yok. Koca bir cık sesi. Elle tutulur hiçbir şey yok.
Çok kullanışlı bilgiçlerden aydın çıkmayacağı gerçeğini kabullendik. Onlar yedikleri köfte, baklavayla mutlu; sıhhatte olsunlar, onları görmedikçe biz de mutluyuz. Fakat çok nettir ki ortada bir kıtlık var: Aydın kıtlığı. Aydın sanılanları da yiyemeyeceğimize göre, e millet aç aç.