2002 Seçimleri Üzerine Bir İnceleme
Yazan: F. CelaliSiyasal İslam, Milli Görüş ve Yenilikçiler:
Siyasal İslamcılık, İslam’ın yalnızca bireysel bir inanç sistemi olmadığını, aynı zamanda siyasi rejimin de İslam dini çerçevesinde şekillenmesi ve hukukun Şer’i kurallara göre uygulanmasını savunan bir ideolojidir. İdeolojinin kökenleri oldukça eskiye dayanıyor olsa da biz Siyasal İslam görüşünün, Cumhuriyet’in ilanından sonra parti siyasetindeki tezahürünü, özellikle de Milli Görüş hareketini ve bu görüşün yenilikçi kanadını inceleyeceğiz.
Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte İslamcılık fikri devlet yönetiminden tamamen dışlanmış, laik ve çağdaş bir yönetim biçimi benimsenmiştir. Bu yeni anlayışın ışığında bir dizi inkılap gerçekleştirilmiştir. Fakat bu inkılaplar gerçekleştirilirken; bir halk talebi doğrultusunda değil, tepeden inmeci yöntemlerle hayata geçirilmiştir. Bunun bir sonucu olarak, özellikle kırsal bölgelerde bu inkılaplar tam olarak benimsenmemiştir. Devam eden süreçte, siyasi muhafazakarlığı ve İslamcılığı benimseyen birtakım karşı-devrimci isyanlar ortaya çıkmıştır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) bu anlayışı ılımlı, legal bir siyasi parti olarak gündeme taşımak istese de; genç cumhuriyetin düzen karşıtı görüşlere tahammül gösterebilmesi, rejimin meşruiyeti tesis etme süreci henüz tamamlanmış olmadığından mümkün olmamıştır. TCF kapatılmış, isyanlar sert bir biçimde bastırılmış ve Siyasal İslamcılık düşüncesi uzun bir süreliğine sindirilmiştir.
1940’ların sonuna geldiğimizde, Cumhuriyet çok partili hayata geçmiş, Siyasal İslamcı görüş de tek parti düzenine muhalif olan tüm gruplar gibi Demokrat Parti (DP) rüzgarına kapılmıştır. Kimi kesimlerce DP, Siyasal İslamcı ve Muhafazakar kabul edilse de, durum aslında tam olarak böyle değildir. Zira bu yıllara gelindiğinde bazı inkılapların halk nezdinde benimsenmediği aşikardır. Cumhuriyet Halk Partisi’ne muhalif olan DP’nin de bu inkılaplara neden karşı çıktığı, bahsettiğimiz sebeplerle açıklanabilir. Yani DP’nin Muhafazakar ve İslamcı eğilimlerinin popülist bir tavır olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Demokrat Parti, 1960 darbesiyle kapatıldıktan sonra onun ardılı olduğunu iddia eden merkez sağ partiler de bu görüşlere oportünist bir anlayışla yaklaşmış, bir diğer deyişle kullanmışlardır.
Siyasal İslam’ın ilk kez müstakil olarak temsili ise Milli Nizam Partisi (MNP) ve Necmettin Erbakan ile vuku bulacaktır. Asıl çatışma laiklik-dindarlık üzerinden olsa da esasen MNP’nin ortaya çıkışı ekonomik birtakım anlaşmazlıklardan doğmuştur. 1970 yılında Milli Nizam Partisi kurulmuş, ekonomik solculuk ve Siyasal İslamı sentezleyen “Milli Görüş” anlayışını benimsemiş, Nakşibendi ve Nur cemaatlerinin desteğini almıştır. 12 Mart Muhtırasını takip eden süreçte “Laiklik ve Atatürk İnkılaplarına karşı çalışmalar yürütmek” gerekçe gösterilerek kapatılan MNP, Milli Görüş geleneğini başlatan ilk parti olmuştur. MNP’nin kapatılmasının ardından; 1972’de Milli Selamet Partisi kurulmuş, oy oranını neredeyse %12’ye kadar çıkarmış, yer yer koalisyon hükümetlerinde yer almış ve 1980 Darbesiyle kapatılmıştır.
1980 Darbesi sonrası, alt kesime ve gecekondu mahallelerine hitap eden sol görüşler sert biçimde dağıtılmış, din eğitimi zorunlu hale getirilmiş ve imam-hatip mezunlarının üniversite okumasının önü açılmıştır. Bu gibi gelişmeler İslamcılık fikrinin özellikle alt gelir grubu ve gecekondu mahallelerinde yayılmasının önünü açmıştır. (Bunlara dayanarak yeni rejimin, İslamcılığı, sol görüşlerin yerini dolduracak bir alternatif olarak gördüğü yorumunu yapan aydınlar olmuştur. Belirtmek gerekir ki, başörtü yasağı gibi uygulamaları örnek gösterip bunun tam aksini iddia edenler de çıkmıştır.)
1980 Darbesiyle birlikte dört büyük partinin genel başkanı (Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan) hakkında siyasi yasak çıkarılmış, buna rağmen kapatılan partiler tekrardan örgütlenmiştir. 1983 yılında Milli Görüş Geleneği, Refah Partisi (RP) adıyla tekrardan ortaya çıkmış fakat genel seçimlere katılmasına izin verilmemiştir. 1987 yılında referandum ile eski genel başkanların siyasi yasağı kaldırılmış, RP’nin başına tekrardan Erbakan geçmiştir. 1991 Erken Genel Seçimlerinde neredeyse %17’lik bir oy alan RP, DYP-SHP koalisyonuna karşı güçlü bir muhalefet olmuştur. Bu dönemde hükümet içindeki bürokratların ve başbakan Tansu Çiller’in adının yolsuzlukla anılması, 1994 ekonomik krizinin etkileri, siyasi atmosferin merkez-sağ ve merkez-sol partiler arasında sıkışması; RP teşkilatının ve özellikle kadın kollarının büyük bir gayretle çalışıp, kapı kapı gezerek propaganda çalışmaları yürütmesi, RP’nin diğer merkez partilerden farklı bir ekonomi politikası ve söylem geliştirmesi gibi faktörler, 1994 Yerel Seçimleri öncesi RP’nin elini fazlasıyla kuvvetlendirmiştir. 1994 Yerel seçimleri Refah Partisi için çok büyük bir sıçrayış olmuş, yaklaşık %19 oy alarak üçüncülüğe yerleşmiş; başta İstanbul, Ankara, Erzurum, Konya, Kayseri ve Diyarbakır büyükşehir belediyeleri olmak üzere 6 büyükşehir, 22 il ve 301 ilçe belediyesini kazanmıştır. Mevzubahis seçimlerin bir yerel seçim olduğunu düşünürsek, RP’nin başarısını adaylarından bağımsız ele alamayız. Refah Partisi, parti içinde yenilikçiler ve gelenekçiler şeklinde bir hizipleşme yaşamıştır, yenilikçiler olarak adlandırılan bu grup daha genç; daha vizyon sahibi, dünyadaki gelişmeleri daha iyi takip eden, daha “liberal” politikacılardan oluşuyordu. Bu dönemde Erbakan da yaklaşımını değiştirmiş ve yenilikçiler olarak adlandırılan politikacılara daha çok şans vermiştir. Bu yenilikçi kanadın başını daha sonraları çokça anacağımız İBB başkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan, ABB başkanı seçilen Melih Gökçek ve Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi siyasetçiler çekecektir.
90’lar Refah Partisi için büyük bir yükseliş olmasının yanında, irtica konusunun sıkça gündeme geldiği, ordu ve laik kesim için büyük bir korku unsuru olarak tartışıldığı bir dönem olmuş, Refah Partisi de bu tartışmaların merkezinde yer almıştır. Ayrıca irtica iddialarının yanında yine RP ile ilgili yolsuzluk iddiaları da ortaya atılmıştır. 1995 Erken Genel Seçimleri’nde Refah Partisi rüzgarı daha da kuvvetlenmiş (ki bunda RP’li belediye başkanlarının başarılı yönetimlerinin de etkisi vardır), %21.3’lük bir oy oranıyla sandıktan birinci parti olarak çıkmıştır (Bu oran Milli Görüş partileri tarihinde bir rekor niteliği taşımaktadır.) Erbakan hükümet kurma görevini alsa da hiçbir partiyle anlaşıp koalisyon kuramamış, bunun üzerine görev önce Tansu Çiller’e ardından da Mesut Yılmaz’a verilmiştir. Görüşmelerin başlayacağı sırada bizzat genelkurmay başkanı tarafından Çiller ve Yılmaz ile iletişime geçilmiş, ordunun Refah Partisi’ne karşı olan tavrı net bir şekilde belirtilmiş, bir ANAP-DYP koalisyonunun kurulması tavsiye edilmiştir. Bu uyarının ardından bir nevi zorla ANAP-DYP koalisyonu, iki tarafın da isteksizliği ile kurulmuştur.
. . .
Erbakan, Çiller ve Yılmaz hakkında soruşturma ve Yüce Divan’a sevklerini talep etmiştir. Mecliste yapılan Yüce Divan oylamalarında koalisyon ortaklarının birbirlerinin aleyhinde oy vermesi, ANAP-DYP koalisyonunu kurulduktan çok kısa bir süre sonra dağılmanın eşiğine getirmiştir. Bu süreçte Erbakan, Çiller’e reddi fazlasıyla güç ve bir o kadar “etik dışı” bir teklifle gitmiş, kendileriyle koalisyon kurulması halinde Yüce Divan oylamasında hayır oyu kullanarak oylamanın düşürüleceğini taahhüt etmiştir. Neticesinde koalisyon dağılmış, Haziran 1996’da RP-DYP koalisyonu kurulmuş, Erbakan başbakanlık makamına yerleşmiş ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Siyasal İslamcı bir parti iktidara gelmiştir.
Ordu, bu durum karşısında duyduğu rahatsızlığı sürekli olarak göstermiş ve belli etmiştir. Darbe söylentileri dolaşır olmuş, gerilim gittikçe artmaya başlamıştır. RP iktidarında, devlet yönetimi alanında ümmetçi politikalar benimsenmiş; bu gelişmeler laik kesimde büyük bir kaygıyla karşılanmıştır. Yine bu dönemde Erbakan’ın mitinglerde sıkça dile getirdiği başörtü yasağı gündeme gelmiş, türban yasağına karşı protestolar ve eylemler yapılır olmuş, bu eylemlerde şeriat yanlısı sloganlar atılmıştır. Ordu-RP geriliminin tırmandığı sıralarda Genelkurmay, nüfuzunu arttırmaya başlamış; kurumlarla bizzat ilişkiler kurar olmuş, basınla daha yakın bir ilişki içerisine girmiş ve hükümet üzerindeki baskılarını arttırmıştır.
28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu toplanmış, Başbakan Erbakan’ın izlediği uzlaşmacı tutuma rağmen toplantı oldukça sert geçmiş; MGK toplantılarının temel işlevi olan hükümete “tavsiye” verme işlevinin dışında, asker tarafından bazı “taleplerde” bulunulmuştur. 8 yıllık kesintisiz eğitim, Kuran kurslarının diyanete bağlanması, tarikat faaliyetlerine son verilmesi, kılık-kıyafet yasasının ödünsüz uygulanması ve yeşil sermayeye kısıtlama getirilmesi gibi talepler hükümete iletilmiştir. Toplantı sonunda Erbakan, yazılan ortak bildiriye imza atmamış ve zaman kazanmaya çalışmış fakat MGK Genel Sekreterliği; kararların uygulanmamasının bazı yaptırımlar doğuracağını söyleyerek hükümeti “tehdit” etmiştir. (Bu durum devamında 28 Şubat sürecinin bir askeri muhtıra olarak değerlendirilmesine sebep olmuştur.) Nihayet Erbakan, koalisyon ortağı DYP’nin, ordunun ve sivil toplumun baskılarına dayanamayarak bildiriyi imzalamış fakat uygulamaya geçirmemiştir. 1997’nin Mayıs ayında “Laik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemler” gerekçe gösterilerek, RP’nin kapatılması talebiyle Anayasa Mahkemesine başvurulmuştur.
Haziran ayında, hükümetin DYP kanadından iki bakan dahil 40’tan fazla milletvekili, partisinden istifa etmiş; bunun üzerine Erbakan, görevin Cumhurbaşkanı Demirel tarafından Çiller’e verilmesi ve yeniden hükümet ortağı olmak umuduyla istifa etmiştir. Erbakan’ın DYP ve BBP ile anlaşıp meclis çoğunluklarının olduğunu beyan etmiş olmasına rağmen Demirel, hükümet kurma görevini ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a vermiştir. DYP’den istifa eden vekillerin kurduğu Demokrat Türkiye Partisi (DTP) ve DSP, ANAP liderliğinde koalisyon hükümeti kurmuş, CHP ise hükümeti dışarıdan desteklemiştir. Milli Görüş’ün lideri Erbakan ise bir daha başbakan olamamış, hükümet kurma şansı bir daha eline geçmemiştir.
Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi tarafından RP kapatılmış, Erbakan dahil altı isme 5 yıllık siyasi yasak getirilmiştir. Kapatılmasının ardından, hızlı bir şekilde yeniden örgütlenilmiş, Fazilet Partisi kurulmuştur. Yine 1998 yılında yenilikçi kanadın önemli isimlerinden İBB Başkanı Recep Tayyip Erdoğan önceden bir mitingde değiştirerek söylemiş olduğu Ziya Gökalp’in Asker Duası şiirinden dolayı, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan 1 yıl hapis cezası ve siyasi yasak cezası almış, belediye başkanlığı görevinden ayrılmış, ceza infaz yasası gereği 4 ay hapis yatmıştır. Bu karar kamuoyu tarafından tepkiyle karşılanmış, Erdoğan’ın popülaritesini arttırmış, halk nezdinde sempati kazandırmıştır.
18 Nisan 1999’da erken genel seçimler yapılmış, Milli Görüş’ün yeni temsilcisi FP %15.5’lik bir oy alarak mecliste muhalefet koltuğuna yerleşmiştir. Kısa süre sonra yeniden FP için kapatma davası açılmıştır. Mayıs 2000’de FP kongresi yapılmış, gelenekçilerin adayı Recai Kutan ile yenilikçilerin adayı Abdullah Gül kıyasıya bir rekabete girmiş; Kutan, Gül’ü az bir farkla yenmiştir. Haziran ayında kapatılma davası sonuçlanmış, Fazilet Partisi kapatılmış, beş isme 5 yıl siyasi yasak getirilmiştir. Kısa bir süre sonra gelenekçi kanat yeniden Saadet Partisi adı altında örgütlenirken; Ocak 2002’de, artık “Milli Görüş gömleğini” çıkardıklarını beyan eden yenilikçiler, Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurmuşlardır. Genel Başkan seçilen Erdoğan, bu yeni partiyi “demokrat, muhafazakar, yenilikçi ve çağdaş bir parti…” olarak tanımlamış, Avrupa Birliği’ne uygun politikalar benimseneceğini beyan edilmiştir.
Kaos, İstikrarsızlık ve Ekonomik Krizler:
1991 Genel Seçimleri ile birlikte Türkiye siyasetinde bir devir kapanmış; bir önceki dönem tek başına iktidar olan Anavatan Partisi, dramatik bir oy kaybıyla muhalefet durumuna düşmüş, 8 yıl sonra yeniden koalisyonlar dönemi başlamıştır. Koalisyonlar döneminde hükümet makamı istikrardan fazlasıyla uzak bir konuma gelmiş; 1991’den, 2002’ye kadar olan 11 yıllık süreçte tam 11 farklı hükümet kurulmuş ve dağılmıştır. Bu istikrarsızlığın sebep olduğu önemli bir husus şudur; hükümetlerin süresinin belirsizliği politikacıları ve partileri, politika yapma emelinden tamamiyle uzaklaştırmış, yalnızca iktidar olma ve iktidarda kalma mücadelesine kanalize etmiştir. Bir diğer önemli husus da şudur ki; istikrarlı ve güçlü bir hükümetin yokluğu, güvenlik bürokrasisine karşı önemli bir denge mekanizmasının da yokluğu anlamına gelmektedir. Bu denetimsizlik durumunun doğal olarak devlet içindeki bazı kurum veya hiziplerin nüfuzunu arttırmasına ve güçlenmesine sebep olmuştur. Bunun en iyi örneği, 1996’da ortaya çıkan Susurluk Skandalı’dır. Bu kaza ile birlikte devlet-mafya-siyaset üçgeninde yasa dışı ilişkiler gün yüzüne çıkmış, sivil toplum ve kamuoyu tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmış ve hâlâ sürmekte olan bazı “derin devlet” tartışmaları başlamıştır.
O yılların kaotik atmosferini anlamak için bir diğer gerekli şey de ekonomik krizleri anlamaktan geçer. 1994 ve 2001 olmak üzere iki büyük kriz yaşanmış; insanlar fakirleşmiş, işsizlik ve enflasyon fırlamış, ekonomi küçülmüştür. 1994’e gelindiğinde Türkiye Ekonomisinin halihazırda bazı yapısal sorunları vardı, popülist politikalarla kamu borçları birikmişti ve vergi gelirinin önemli bir kısmı bu borçların faiz ödemelerine gitmekteydi. Yapısal problemleri olan kırılgan ekonomi, yanlış hükümet politikaları sebebiyle bir krize girmiş, sonuçları ağır olmuştu.
. . .
2001 Krizine bakacak olursak; 90’lar boyunca süregelen yüksek enflasyon, kamu borcu, yüksek faiz, cari açık gibi yapısal sorunlar sürmekteydi. Zaten kırılgan olan ekonomi; 19 Şubat 2001 tarihli MGK toplantısında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlatması ve Ecevit’in yaptığı basın açıklaması sonucunda insanların panikleyip bankalara hücum etmesi sonucu çökmüştür. Kriz sebebiyle ekonomi küçülmüş, işsizlik ve enflasyon yükselmiş ve takip eden süreçte siyasal statüko devrilmiştir. Krizin ardından ekonominin kurtarılması için Ekonomi Bakanlığı görevine Dünya Bankası Başkan Yardımcılığını yapan Kemal Derviş getirilmiş, IMF ile ortak çalışılarak krizin atlatılması sağlanmıştır.
90’lı yılların şüphesiz en korkutucu yanı faili meçhul cinayetler ve terör eylemleridir. 1993 yılında Türkistan gezisinden dönen Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 17 Nisan sabahı fenalaşarak hastaneye kaldırılmış, tüm çabalara rağmen ilerleyen saatlerde hayatını kaybetmiştir. Zaman zaman zehirlenme iddiaları ortaya atılmış olsa da 19 yıl sonra 2012’de mezarı açılıp otopsisi yapılana kadar durum belirsiz kalmıştır. Otopsi sonucu Özal’ın vücudunda zehir bulunmuş fakat ölüm sebebinin zehirden olduğu kanıtlanamamıştır. Bu yıllarda gerici ve şeriatçı bazı örgütler ve militanlar tarafından birçok aydın, akademisyen ve gazeteci öldürülmüştür. Bununla birlikte 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal şenlikleri sırasında; radikal islamcı bir grup tarafından çoğunluğu Alevi 33 kişi, Madımak Oteli’nde yakılarak katledilmiştir. Ayrıca 90’lı yılların sonlarında Hizbullah terör örgütü, özellikle Güneydoğu’da domuz bağı adı verilen yöntemle işkence etmek suretiyle birçok cinayete karışmıştır. Doğu ve Güneydoğu bölgesinde faaliyet gösteren PKK terör örgütü de bu dönemde sivil halkı hedef alan birçok terör eylemi ve katliam gerçekleştirmiştir. 9 Ocak 1996 yılında DHKP-C tarafından gerçekleştirilen Sabancı Center baskını da bir diğer önemli terör eylemidir. O dönemin en endişe verici yanlarından biri de faili meçhul cinayetler olmuştur. Burada daha önce de bahsettiğimiz “derin devlet” tartışmaları yine önümüze çıkmaktadır. Eski devlet görevlileri, yazarlar, gazeteciler ve bazı Kürt işadamları bu yıllarda faili meçhul cinayetlere kurban gitmişlerdir.
90’larda Türkiye’nin problemi yalnızca politik veya ekonomik değildir, aynı zamanda bu yıllarda ülkemiz bir deprem ülkesi olduğu gerçeğiyle yüzleşmiştir. Şüphesiz ki bunun en önemli örnekleri 17 Ağustos 1999 Gölcük ve 12 Kasım 1999 Düzce depremleri olmuştur.
. . .
99 Depremleri sürecinde en tartışmalı konulardan biri de devletin yaptıkları ve yapmadıkları olmuştur. Depremin ardından en önemli olan ilk 48 saatte devlet, tabiri caizse çuvallamış; kendi valileri ve bakanlarıyla iletişim kuramamış, arama-kurtarma çalışmalarında gecikmiş, Başbakan Ecevit’in uykusundan uyandırılmaması gibi hususlar ise çokça eleştirilmiştir. Bununla birlikte birçok altyapısal ve endüstriyel sorun da ortaya çıkmıştır. Ayrıca yıkılan yapıları onarmak ve gelecekte olabilecek depremlere karşı önlemler almak amaçlı geçici olarak deprem vergisi getirilmiştir. (2003 yılında kalıcı hale gelmiştir.)
Anti-Demokratik Bir Seçim Sistemi:
Türkiye Demokrasisi, çok partili sistem benimsendiğinden beri, temsiliyet ve istikrar sarkacında bir o tarafa, bir öbür tarafa savrulmuş; kimi zaman istikrarlı fakat anti-demokratik hükümetler, kimi zaman da demokratik temsiliyeti -bir nebze- yüksek fakat istikrarsız koalisyon hükümetlerine şahit olmuştur.
1946 yılında Türkiye Cumhuriyeti, tek partili sistemden çok partili sisteme geçmiştir. Seçim sistemi çok partili demokrasi için tam olarak hazır edilemediğinden, sistem istikrarlı fakat bir o kadar da anti-demokratik ve yüksek temsiliyetten uzak, tabiri caizse oyların çoğunluğunu alanın neredeyse her şeyi aldığı bir “çoğunluk diktatörlüğüne” evrilmiştir.
1960 Darbesinden sonra cumhuriyet tarihinin en demokratik anayasalarından biri yazılmış, beraberinde seçim sistemi de demokratikleştirilmiştir. Bu yeni sistemle temsiliyet artmış, tek parti iktidarı kurmak zorlaştırılmıştır.
. . .
Özellikle 70’lerde CHP’nin yeniden oy oranlarını arttırması, sağ partilerin AP’nin oylarını bölmesi gibi sebeplerden ötürü tek parti iktidarı kurulamamış, istikrarsız koalisyon hükümetleri ortaya çıkmıştır.
1980 Darbesinden sonra büyük partileri ödüllendirici ve küçük partileri cezalandırıcı, temsiliyeti fazlasıyla yaralayan ve istikrarı güçlendirmeyi amaçlayan %10’luk bir genel baraj getirilmiştir. Bu baraj öyle yüksek bir barajdır ki hiçbir demokratik ülkede %5’ten daha yüksek bir genel baraj kullanılmamaktadır. Bununla birlikte önceden uygulanmakta olan her ilin bir seçim çevresi sayıldığı sistem yerine, fazla nüfuslu illerin her birinin en fazla 7 milletvekili çıkaracak şekilde seçim bölgelerine ayrıldığı sistem getirilmiştir. Bu gibi düzenlemeler oy oranı-koltuk sayısı orantısını azaltarak büyük partilerin oy oranlarından daha fazla koltuk almalarını sağlamıştır. 1983 ve 1987 seçimlerinde yalnızca üç partinin meclise girebilmiş olmasından yola çıkarak sistemi tasarlayanların mecliste en fazla iki ya da üç parti görmek istediklerini söyleyebiliriz, nitekim 1991 seçimlerinde beş partinin meclise girdiğini düşünürsek bu hedef tam olarak sağlanamamıştır.
1982 anayasasıyla yürürlüğe giren seçim sistemi 80’lerde amaçlandığı gibi tek parti hükümetlerini ve istikrarı sağlamış olmasına karşın, 90’larda bu durum tersine dönmüş, istikrarsız koalisyon hükümetleri kurulmuştur. 90’larda her ne kadar yetersiz olsa da dört veya beş partili bir temsiliyet sağlanmış olmasına rağmen, gerekli koşullar sağlandığında temsiliyetin çok kısıtlı olduğu, yalnızca iki partinin meclise girebildiği bir senaryo yaşanması olası hale gelmiştir. Konumuz olan 2002 seçimlerinde de böyle bir senaryo yaşanmıştır.
Seçim Süreci:
2002 Mayıs’ında Başbakan Ecevit’in hastalığının ağırlaşması ve görevine devam edip edemeyeceği yönünde tartışmalar, DSP içinde bölünmelere sebep olmuştur. Koalisyon ortağı MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin beklenmedik açıklamasıyla hükümet dağılmış, 3 Kasım 2002 tarihinde erken genel seçimlerin yapılması kararlaştırılmıştır.
Birkaç ay içinde Türkiye siyasetinde birçok önemli gelişme yaşanmış; DSP’den ayrılanlar Yeni Türkiye Partisi’ni kurmuş, 2001 krizinden sonra ekonomiyi kurtaran Kemal Derviş CHP’ye katılmış, Erdoğan’ın siyasi yasağının devamına karar verilmiş, İş Adamı Cem Uzan tarafından Genç Parti kurulmuştur. Seçim sürecinde en çok göze çarpan parti AK Parti olmuş, miting meydanlarında büyük katılımlar gerçekleşmiştir.
Sandıklar açıldığında beklenmedik bir sonuçla karşılaşılmış, AK Parti %34 ve CHP %19 oy alarak meclise girmiş; önceki dönem mecliste olan hiçbir parti meclise girmek için gerekli olan %10’luk barajı aşamamıştır. DYP %9.5, MHP %8, Genç Parti %7, DEHAP %6, ANAP %5, SP %2.5, DSP %1, YTP %1 ve BBP %1 civarında oy almıştır. Yeni kurulan Ak Parti’nin bu başarısı Türkiye Siyaseti’nde yeni bir dönem açmıştır. Cem Uzan’ın GP’si ise seçimden birkaç ay önce kurulmuş olmasına rağmen büyük bir başarı elde etmiş fakat meclise girecek kadar oy alamamıştır. Toplumun büyük değişim talebi sandığa yansımış, 11 yıllık koalisyon hükümetleri dönemi sona ermiş, 40 yıl aradan sonra yeniden çift partili sisteme dönülmüştür.
Seçimin Ardından:
Seçimin ardından yaklaşık %34’lük bir oy oranıyla AK Parti 363 milletvekili (Meclisin yaklaşık 2/3’ü) elde etmiş, CHP ise yaklaşık %19’luk bir oy oranıyla 178 koltuk kazanmıştır. Toplumun yaklaşık %46’sının mecliste temsil edilemiyor oluşu ise büyük bir temsiliyet problemi doğurmuştur.
AK Parti tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğu fazlasıyla sağlamış olmasına rağmen Erdoğan, siyasi yasağı sebebiyle milletvekili olamamıştır. Erdoğan’ın yokluğunda hükümet kurma görevini Abdullah Gül üstlenmiş, 18 Kasım 2002’de AK Parti hükümeti kurulmuştur. Birkaç ay sonra Siirt’teki seçimler, usulsüzlük yapıldığı gerekçesiyle iptal edilmiş; mecliste yapılan oylamaya Deniz Baykal’ın da verdiği destekle Erdoğan’ın siyasi yasağı kaldırılmış, Mart 2003’te Siirt’te yenilenen seçimlerle birlikte Recep Tayyip Erdoğan, Siirt’ten milletvekili seçilmiş ve başbakan olarak hükümetin başına geçmiştir.