Ana içeriğe atla

Bir Şark Meselesi

 Bir Şark Meselesi

Yazan: Kübra Nur Akyıldız

  19. yüzyılda Avrupa basınının Osmanlı İmparatorluğu’nu “hasta adam” olarak tanımlamaya başlamasıyla, tarihte Doğu hep baş edilmesi gereken bir sorun olarak görüldü ve üzerine sayısız politika tasarısı yapıldı. Bu sorunu tanımlayanlar kimlerdi ve ne zaman Doğu bile kendisinden bir sorun olarak bahsetmeye başladı? 

  Oryantalizm başlangıçta bir çalışma alanı olarak ilk sistemleşmeye başladığında temel amacı Batı toplumlarının Doğu toplumlarını tanımasını sağlamaktı. 1970’lerde Edward Said bu alana dair oldukça güçlü bir eleştiri getirerek oryantalizmin niteliğini köklü biçimde değiştirmiştir. Öyle ki artık oryantalizmi Said’in sistemleştirdiği eleştirisi üzerinden tanımlıyoruz. 

 Said, Foucault’nun söylem tanımından yola çıkarak, oryantalizmin bir söylem olarak işlev gördüğünü söyler. Foucault’ya göre söylem basitçe bir retorik değildir. Sosyal varlığı ve üretimi organize eden işaret ve eylemlerin karmaşık bir bütünlüğüdür. Bakış açılarımızı, fikirlerimizi ve eylemlerimizi şekillendiren yapılandırılmış bir anlam sistemidir. Söylemler, gerçekliğin belirli temsillerini hakikat olarak inşa eder. Bu nedenle herkes ve her şey için geçerli bir hakikat yoktur, farklı hakikat anlayışları vardır. Bireylerin sahip oldukları söylemler hakikatlerini tanımlar. Foucault’nun bilgi-iktidar kuramı bu söylemlerin etkilerini yansıtır. Birey bir söyleme sahip olduğunda, bu doğrultuda bilgilere de sahip olur. Söylem bilgiyi inşa eder ve yapılandırır. Bilgiye sahip olmak ise kişiye iktidar sağlar. İktidar sadece siyasi anlamda sıkışmış değildir ve bireyler arasında bir ilişki olarak ortaya çıkar. Örneğin hasta birisi doktora gittiğinde, iktidar sahibi doktordur çünkü tedavi için bilgiye sahip olan odur. Ancak doktor da bir tamir işlemi için tamirciye gittiğinde artık iktidar sahibi tamircidir. Bu şekilde iktidar ilişkileri sürekli olarak değişerek, bilgi temelli ve nesneler arası bir ilişki olarak zuhur eder. Döngü bu noktadan sonra tekrar söyleme döner çünkü iktidar ilişkileri söylemler sayesinde çalışır ve yeni söylemler yaratır.

Bu doğrultuda oryantalizmi bir söylem olarak ele alırsak, Batı’nın kafasında oluşturduğu resmi ve Doğu’ya karşı olan tavrını, ötekileştirici ve eylemlerini meşrulaştırıcı şekilde sistemleştirdiğini görebiliriz. Tartışmanın daha en başında kime ve neye göre Doğu kavramının şekillendiğini de sormak gerek. Bahsettiğimiz Doğu coğrafi bir konumdan ziyade, Batının kendisini dünyanın merkezinde varsaymasıyla gelişen siyasi bir hamledir. Said’e göre oryantalizm aslında Batı’yı tanımlamak içindir. Doğu’ya atfedilen bütün kötü ve zayıf karakter özelliklerinin sonucunda doğal olarak Batı kendisini iyi ve güçlü olarak tanımlar. Bu sistemleştirilen stereotiplerin uydurulmuş olması gerekmez. Batı bu özellikleri görmüş, kendine göre yorumlamış ve var olan gerçekliği belirli bir şekilde anlatmıştır, yani kendi söylemini oluşturmuştur. Söylem olarak oryantalizm bir hakikat rejimidir, iktidarı doğuran bilginin belirli bir anlatısıdır. Said’e göre aslında oryantalizmin çıkış sebebi de Doğu’yu daha iyi anlamak ve tanımak, bu doğrultuda daha iyi sömürebilmek içindir. Yani oryantalizmin kolonyalizm ile de doğrudan bağlantısı vardır.  

  Oryantalizm ikili doğaya sahiptir ve her zaman bölücüdür. Doğu ve Batı arasındaki mutlak ontolojik ve epistemolojik farkları tanımlar. Bu farkları da karakterize ederek yani stereotipler yaratır. Bu stereotipler varsayımlara dayanır ve kanıtlanamayan genellemeler yapar. Eğer bir varsayım bir kez doğru gibi gözüktüyse artık bir genellemeye dönüşür. İkili doğaya sahip olması taraflar arası geçişin olmadığını ve sistemin değişmeden kalacağını söyler. Örneğin; Maskülen ve feminen, kültür ve doğa gibi Aydınlanma’da ortaya çıkan bu kavramlar da ikili doğaya sahiptir ve bölücüdür, değişmez. Aydınlanma yalnızca bir tarihsel dönem değil, Batı’nın dünyayı anlamlandırma biçimini şekillendiren bir düşünsel çerçevedir. Tarihte, Doğu’nun daha az gelişmiş ve doğayla daha yakın olması ama Batı’nın gelişmiş bir uygarlık olması da gelişmişliğin doğayı ne ölçüde kontrol altına alabildiğine bağlı olması fikrine istinaden, Batı’nın Doğu’yu domine etmesi için yer hazırlayan bir analojidir. Doğu’nun karakter özelliklerini yani irrasyonel, barbar ve zevk düşkünü olmasını kendilerine bir tehdit olarak algılamış ve tehlikeli olmaları sebebiyle dominasyon meşrulaştırılmıştır. Dahası, bu özellikleri sebebiyle Doğu kendi kendini yönetmeye ve demokrasiye uygun değildir, başkası tarafından yönetilmeye ihtiyaç duyar. Oryantal söylem öylesine hegemon konuma gelmiştir ki, Doğu toplumları bile yıllarca bu söyleme maruz kalarak ve bilinçsizce içselleştirerek bu fikirleri benimsemiştir. Bu durumun en somut iki örneği olarak Çin’in de Türkiye’yi bir Doğu ülkesi olarak görmesini ve şark meselesinin literatüre bu şekilde geçmiş olmasını söyleyebiliriz. Aslında ortada bir şark meselesi yoktu, Batı kolonyal politikalarını sistemleştirene kadar. Doğu için bu durumun bir garp meselesi olması gerekirken oryantal söylemin gücü Doğu’nun bile bu durumdan şark sorunu olarak bahsetmesini sağlar. 

  Oryantal söylemi anlamak ve farkında olmak için sadece günümüz iktidar ilişkilerini anlamak yetmez. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminden Cumhuriyet dönemine kadar yapılan sistematik değişimleri ve dolayısıyla tarihi anlamak için bir temel taştır. Oryantalizm basit bir söylem değildir; Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında etkin rol oynamıştır ve bunun farkında olan Kemalist kadro Cumhuriyet’i kurarken bu görüşün etkisini kırmak için uğraşmıştır. Batı’ya göre Osmanlı Türkleri/Müslümanlar, bir imparatorluğu yönetmeyi hak etmeyecek kadar tembel, barbar ve despotiktir; herhangi bir anlamlı iktidardan silinmelidirler. Cumhuriyet döneminde Kemalistler Türklerin de uygar, rasyonel, çalışkan olduğunu ve kendi kendilerini yönetebileceklerini tüm dünyaya ispatlamak için gerekli gördükleri tüm reformları yapmışlardır. Başarısız olmuş Osmanlı İmparatorluğu’nun ardında kalan Türkler, cumhuriyeti bir yeniden doğuş ve ulus devlete geçiş olarak kullanmıştır. Türk ulusunun tarihi yeniden yazılmıştır; süreçte tarih siyasallaşmış ve milliyetçilik meşrulaştırılmıştır. Kısaca, 19. ve erken 20. yüzyılın siyasi tarihini oryantal söylem belirlemiştir. Tarihi ve günümüzde post-kolonyal düşünceyi anlamak için iktidarın siyasi bir enstrümanı olarak oryantalizmi anlamak şarttır.


Kaynakça:

Edward W. Said, Orientalism (London: Penguin Books, [1978] 2003)


Zachary Lockman, Contending Visions of the Middle East: The History and Politics of

Orientalism (Cambridge: Cambridge University Press, 2004), pp. 182-214.


Michel Foucault, Bilginin Arkeolojisi, çev. Mehmet Küçük, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2000.

Can Erimtan, “Hittites, Ottomans and Turks: Ağaoğlu Ahmed Bey and the Kemalist

Construction of Turkish Nationhood in Anatolia”, Anatolian Studies, 58, 2008, pp. 141-171.


Bu blogdaki popüler yayınlar

Prof. Dr. Altuğ Yalçıntaş ile Alternatif İktisat Akımları: Heterodoks Yaklaşımlar / Mülkiye Postası 05.12.2024

Muhabir: Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Mülkiye Postası adına size teşekkür ederim. Henüz çiçeği burnunda bir oluşum olarak ilk röportajımızı sizinle gerçekleştiriyoruz. Giyotin dergi çatısı altında temelde röportajlar, söyleşiler, sonrasında anket çalışmaları ve Mülkiye Haberleri yapmak amacıyla yola çıktık. Uzun ömürlü ve nitelikli bir oluşum olması için elimizden geleni yapıyoruz. Destekleriniz için tekrar teşekkür ederiz. Prof. Dr. Altuğ Yalçıntaş: Her zaman. Muhabir: Hocam isterseniz yine kitabın en başından alalım. Sizin için iktisat nedir? A.Y: En zor yerden girdin. İktisat geleneksel olarak ekonominin bilimidir. Yani ekonomiyi açıklamak için uğraşan insanların bir araya gelerek yaptığı şeyin ismine iktisat diyoruz biz. Ama bu cevap yeterli olmayabilir çünkü bu sefer “ekonomi nedir?” sorusunu cevaplamamız gerek. Ekonomi yine geleneksel olarak üretim, tüketim ve bölüşüm alanlarının bir bütünü olarak tanımlanır. Bu alanlardaki faaliyetlerin yapısı teknoloji ...

İhtilaller ve İhtimaller Üzerine: Fransız Devrimi’nin Etkisiyle Demokrasinin Süreçsel Gelişimi

  Fransız Devrimi’ne Giriş Fransız Devrimi, yalnızca bir ulusun siyasi yapısını değiştiren bir hareket değil, aynı zamanda modern demokrasinin temellerini atan bir dönüm noktasıdır. Eric Hobsbawm’a göre modern dünyanın tarihsel süreci iki olay ile başlamıştır, İngiltere’de ortaya çıkan Endüstri Devrimi ve Fransa’da ortaya çıkan Fransız Devrimi. (Hobsbawm, 1962) Devrimin ortaya çıkışı, Fransa’nın içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunlarla yakından ilişkilidir. 18. yüzyılın sonlarında Fransa, ekonomik, toplumsal ve siyasi bir kriz içerisindeydi. Mutlak monarşi, halkın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktı ve Kral XVI. Louis’in yetersiz liderliği devleti zayıflatıyordu. Toplum, vergiden muaf tutulan din adamları ve soylular ile vergiler altında ezilen üçüncü sınıf (halk) arasında keskin bir ayrışmaya sahipti. Amerikan Devrimi’ne verilen mali destek ve 7 Yıl Savaşları, devleti mali bir krizin eşiğine getirmişti. Tarımsal üretimdeki düşüşle birleşen kıtl...

Avrupa’da Sosyal Demokrasinin Mevcut Durumu, Yeniden Yükselişi ve Geleceği Mülkiye Postası – 06.12.2024

Selin Çelik: Hocam, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Mülkiye Postası adına size teşekkür ederim. Henüz çiçeği burnunda bir oluşumuz ve ilk röportajlarımızdan birini sizinle gerçekleştirmekteyiz. Mülkiye Postası’ndan biraz bahsetmek isterim. Giyotin Dergi çatısı altında röportajlar, söyleşiler, anket çalışmaları ve Mülkiye ile ilgili haberler yapmak üzere yola çıktık. Uzun ömürlü ve nitelikli bir oluşum olması için elimizden geleni yapıyoruz. Destekleriniz için tekrardan teşekkür ederiz. Dr. Öğretim Üyesi Uğur Tekiner: Rica ederim. SÇ: İsterseniz, ilk sorumuzla başlayalım. Öncelikle, Fransa ve Birleşik Krallık'taki sol partilerin zaferleri seçmen davranışlarındaki değişimi mi yoksa geçici bir tepki yansıtmakta ve uzun vadede bu desteği artırmak için nasıl bir vizyon gerekli? UT: Aslında çok yerinde ve güncel bir soru. Bu iki eğilimi de düşündüğümüzde, her ikisi de diyebilirim. Öncelikle, geniş bir perspektiften baktığımızda bu iki seçim zaferine sadec...