Ana içeriğe atla

 BURAYA BAKMAZLAR: AKDENİZİN ÖKSÜZ VATANI

Yalan söylediklerini biliyoruz.
Yalan söylediklerini biliyorlar.
Yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar.
Yalan söylediklerini bildiğimizi bildiklerini de biliyoruz.
Ama hâlâ yalan söylüyorlar.”

Yazarlar:  Derin Saraçoğlu Tunç Sarp Sönmez

Bakkal Gazi Selim Aksel

Efe Mert Uyaner Nehir Sivri

Mai Kemal Şerif

FİLİSTİN HALKININ KANLI TARİHİ

Gazze’den yükselen dumanlar, çoğu zaman gerçeğin köklerini görmemizi engelliyor. Bu dosyayı açarken, önce zamanı geri sarıyor ve tozlu raflarda unutulmaya yüz tutmuş o ilk kırılma anlarına gidiyoruz. Çünkü dünü bilmeyen, bugünün vahşetine sadece izleyici kalır.

  Filistin halkına uygulanan soykırımın tüm çıplaklığıyla karşımıza çıktığı bu günlerde, kendimize bu yaşananların yalnızca son iki senenin ürünü olmadığını hatırlatmak gerek. İnsan hafızası ne kadar unutmaya meyilli olsa da tarih silinmeye yüz tutmuş acıları not düşerek daha açık düşünebilmemize yardımcı oluyor. Tarihe bakarak Filistin-İsrail çatışmalarının doğumuna yönelik birçok kültürel, sosyal ve ekonomik çıkarımda bulunmak mümkündür. Kudüs’ün semavi dinlerin kesiştiği bir coğrafyada yer alması, 19. yüzyıldan itibaren batının yanı sıra diğer bölgelerde de ortaya çıkan milliyetçi akımlar, neredeyse 2000 seneyedir sürekli göç halinde yaşayan ve “vadedilmiş topraklara” dönmek isteyen Yahudi halkı ve en önemlisi, bölgeyi paylaşmak için çıkarları uğruna çatışmalar çıkaran emperyalist güç sahipleri gibi unsurlar çeşitli sebepler arasındadır. Ancak süreci incelerken tarihsel ayrıntılarda boğulup yaşanan zulümlere, halkın yaşantısına ve verdikleri kayıplara bakmamak tarihi sadece soyut bir anlatıdan ibaret kılacağı için dönemin asıl öznelerine yani Filistin halkına yüzümüzü dönmemiz gerek.

  Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru gelindiğinde İngiltere’nin, Yahudiler’e “ulusal yurt” vaadinin de ışığında 40 senedir sistematik şekilde işleyen Yahudi göçleri büyük hız kazanmış ve ilk Arap-Yahudi çatışmaları başlamıştır. Bu çatışmaları 1936’da Büyük Arap İsyanı izlemiş ve 1948 senesine gelindiğinde Arapların bölgeden göç etmesi için saldırılar ve katliamlar başlamıştır. 9 Nisan 1948’de Kudüs yakınındaki Deir Yassin köyüne baskın düzenlenmiş; 250’ye yakın Filistinli Müslüman kurşuna dizilerek katledilmiştir (Tergek, 2017, s, 85,116). Bu katliamın beraberinde başlayan 1948 Arap-İsrail Savaşı ile 740.000 Filistinli, acılarını ve kaybettiklerini yanlarına alarak çevre ülkelere mülteci olarak sığınmak zorunda bırakılmıştır (Yalçın, 2024, s.64). Göç, bir bölge halkına yaşatılabilecek en trajik olgulardan biridir. Bu trajedi, Filistin halkının gelceğinin üzerine bir kara bulut gibi çökecektir. 1967 yılı “6 Gün Savaşları” olarak adlandırılan bir diğer Arap-İsrail Savaşı’na sahne olmuş; savaşın sonucunda Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki 500.000 Filistinli yerinden edilmiştir. Bu sayı toplam nüfusun dörtte birinden fazlasına tekabül etmektedir. 1967-1971 yılları arasına gelindiğinde İsrail, 11.180 ev yıkmış, 5.000 Filistinliyi uzun süreli hapis cezasına çarptırmış, 1.000'den fazla kişiyi sınır dışı etmiştir. Bunların yanı sıra Filistinlilerin kimlik kartlarını toplamaktan ve seyahat özgürlüklüklerini kısıtlamaktan çekinmemiştir (Ermiş, Kaya, 2024, s.206). 1973’teki Yom Kippur Savaşı’nın sonrasındaki süreçte çeşitli Arap devletleri ile barış anlaşmaları imzalamaya başlayan İsrail; Filistin halkını baskılamaya, direnişlerini kırmaya devam etmiş ve insanlığın her kırıntısına aykırı olan politikalarını terk etmemiştir (Balpınar, 2011, s.75). Katliamlar sadece Gazze Şeridi ile sınırlı kalmamış, Lübnan’daki mülteci kamplarında 2.000’e yakın kişinin öldürülmesiyle devam etmiştir (Ermiş, Kaya, 2024, s.207). 1985-1987 arasında Demir Yumruk politikaları eşliğinde evler yıkılmış, sürgünler ve haksız tutuklamalar yapılmıştır. 1987-1993 seneleri arasında 1.162 Filistinli yaşamını yitirmiş, 242’si çocuk 90 bin kişi yaralanmıştır. Milenyuma gelindiğinde ise Filistin halkına, gerek İsrail’in gerekse uluslararası örgütlerin sunduğu vaatlerin hiçbiri yerine getirilmemiştir. Hatta 2000-2005 yılları arasında 4.412 Filistinli hayatını kaybetmiş ve 48.322 Filistinli yaralanmıştır. Aynı dönemde baş gösteren direniş ve çatışmalarda 1.069 İsrailli hayatını kaybetmiş 4.500 İsrailli de yaralanmıştır (Ermiş, Kaya, 2024, s.208). 18 Ocak 2009 tarihi ile İsrail Gazze’ye hava bombardımanlarına başlamıştır. Gazze ablukaya alınmış ve kıtlık yaşanmıştır. Abluka 1.414 Filistinlinin hayatına mal olmakla birlikte 5000 Filistinlinin de yaralanmasına sebep olmuştur (Balpınar, 2011, s.262). 2014 yılında İsrail, 551’i çocuk olan 2.251 Filistinliyi daha katletmiştir (Çakırca, 2024, s.519). 7 Ekim 2023’e gelindiğinde ise soykırım artık son evresine gelmiştir. 2 sene öncesinden günümüze 68 bin 872 Filistinli yaşamını yitirmiş ve 170 bin 677 kişi yaralanmıştır (Anadolu Ajansı, 2025). Bölgeye gıda ve çeşitli yardımların yapılamamasından dolayı, halk 5. seviye kıtlık yaşamaktadır (Anadolu Ajansı, 2025).

  Bölgedeki mücadelenin açlıkla derinleşmesinin en can alıcı sonuçlarından biri; halkın besin yetersizliğinden ötürü üreme faaliyetlerini artık gerçekleştiremiyor olması ve soylarının tam anlamıyla son bulmaya yüz tutmuş olmasıdır. Bu yazı yazılırken de İsrail Filistinlileri canından, yurdundan ve ailesinden etmeye devam etmektedir. Mevcut sayılar, yarın da ondan sonraki gün de katlanarak artışını sürdürecektir. Bir halkın tarihi denildiğinde bunca cümlede ortak görülen tek şey “ölüm, yaralanma, göç, sefalet ve açlık”. EVET, 100 YILA AŞKINDIR BİR HALKIN TARİHİNİ YALNIZCA BUNLAR OLUŞTURUYOR. Yazılanlara bir istatistik olmalarının ötesinde, yıkılan bir ev, çağıramayacağın bir baba, uyutamayacağın bir evlat, yarın okulda göremeyeceğin bir arkadaş, çalınan bir gelecek, ulaşamadığın bir dilim ekmek ve her annenin ağzından yakılan bir cümle ağıt olarak da bakmak gerekiyor.

 

AMERİKA’YI YÖNETEN GİZLİ AMA BİR O KADAR APAÇIK ÖRGÜT

Birleşmiş Milletler’ de tüm dünya “ateşkes” derken, o el neden hep havada kalıyor? Cevap, sadece stratejik ortaklıkta değil; Washington'ın dehlizlerinde işleyen “yasal rüşvet” çarkında gizlenmiştir. 26 milyar dolarlık askeri yardımdan, seçim sandıklarını satın alan AIPAC’e; işte ABD demokrasisini rehin alan Çıkarlar Koalisyonu ve Beyaz Saray'daki Gölge İktidar.

  Amerika ve İsrail ilişkileri başlangıcından itibaren tartışma, araştırma ve hatta komplo teorisi konusu olmuştur. Bugün de görüyoruz ki, Uluslararası Ceza Mahkemesi İsrail Başbakanı Netenyahu hakkında tutuklama talebinde bulunmuş ve birçok uluslararası kurum İsrail’i soykırımla suçlamıştır. Buna rağmen İsrail, Birleşmiş Milletler’de ABD’nin desteğiyle fiili  bir dokunulmazlığa sahiptir. Üstüne ABD’den aldığı toplam 26,38 milyar dolar ile Ukrayna’dan sonra en fazla yardım alan ikinci ülke olmuştur. Kişi başına düşen milli gelir listesinde İsrail, dünyadaki en zengin 16. ülkesi olarak görülüyor. Yani çok da fakir bir ülke olduğu söylenemez.

Peki bu destek neden geliyor? Sırf İsrail’in “Hamas’a karşı savaşı” -Gazze’deki soykırım- için mi? Yoksa Orta Doğu’daki tek “demokrasi” olduğu için mi? Yoksa Büyük İsrail’i kurmaya çalışan Evanjelik Hristiyanlar’ın emelleri için mi?

Kesin bir cevap vermek zor ama tüm bu sorulara kısmi bir cevabımız var: AIPAC. Peki, nedir bu AIPAC? Açılımı “American Israel Public Affairs Committee”, yani Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi. Resmiyetteki görevi ise Amerika ile İsrail arasında iyi ilişkiler oluşturarak güçlü ve güvenli bir İsrail-Amerika bağı kurmaktır. Başka bir deyişle, İsrail’in lehine ABD politikaları alınmasını sağlamayı ve İsrail’in ABD’deki çıkarlarını korumayı görev edinmektedirler. “Peki bunu nasıl yapıyor? Bir ülkenin iç siyasetine müdahale yasak değil mi?” diye düşünebilirsiniz.

Aslında Amerika’da lobicilik yasal olan serbest bir faaliyettir. ABD bağlamında lobiciler; bir ülkeyi, Amerika’daki belli bir etnik grubu, şirketi, endüstriyi, sendikayı ve benzerini temsil edebilir. Resmiyette, lobici bir kimse ilgili olduğu alanla alakalı olarak devletteki görevlileri, kanun yapıcıları, devlet yöneticileri gibi kişileri bilgilendirmek ve ikna etmekle görevlidir. Bu lobilerden en meşhurları ilaç sanayi, savunma sanayi; Ermeni ve tabii ki İsrail lobisi. İkna yöntemlerinin ise oldukça tartışmalı olduğu bilinmektedir. Bazen bir hayır kurumuna bağış gibi masum görünen yollarla, bazen içeriden bilgi ticareti ile, bazen de ilgili kişinin seçim kampanyasına bağışlarla yapılmaktadır. ABD’deki lobicilik ve siyasal yozlaşma başlı başına bir yazı ve araştırma konusu ancak bu kadarı bizim için yeterli olacaktır. AIPAC bu yöntemleri ve daha fazlasını kullanarak İsrail’in lehine birçok iş yapmıştır ve adeta yasal bir manipülasyon aracı olarak çalışmaktadır.

Seçimler Nasıl Satın Alınıyor?

Sadece “Halkla İlişkiler Komitesi” olarak işlemeyen AIPAC; aynı zamanda ABD kongre ve başkanlık seçimlerinde, kurduğu AIPAC Political Action Committee (AIPAC-PAC) olarak aktif bir rol oynamaktadır. Adayları, İsrail-Filistin-İran meselelerinde mülakata alarak onlara lehte ya da aleyhte kampanya yürütülüyor. Hayret edici bir şekilde AIPAC-PAC bunu internet sitesinde gururla duyuruyor. 2024 seçimlerinde Demokrat adaylara 31,5 milyon dolar ve Cumhuriyetçi adaylara 21 milyon dolar  harcadıklarını da açıkladıklarını görebilirsiniz. Bunun geri dönüşü de; İsrail’e yol, su ve elektrik olarak dönüyor tabii. Bir tarafta, insan hakları savunuculuğu iddiasındaki Demokratların soykırım karşısındaki sessizliğini; diğer tarafta, "America First" diyen Cumhuriyetçilerin İsrail'e milyarlarca dolar akıtmasını anlamaya çalışabilirsiniz.

Bu müdahaleci tarz sadece seçimlerde uygulanmıyor, ön seçimlere de sıçrıyor. Jamal Bowman 2020’de New York’tan temsilci bir vekildi. 7 Ekim sonrası İsrail-ABD politikalarını eleştirmesiyle birlikte AIPAC ve yandaşları tarafından “anti-semitik” olarak damgalandı. Bu kampanya sonucunda 2024’teki Demokrat Parti ön seçiminde İsrail yanlısı George Latimer’e karşı kaybetti. Çünkü AIPAC, o zamana kadarki en büyük ön seçim kampanyasını yürüttü ve toplamda 15 milyon dolar harcayarak Bowman’ı yenilgiye uğrattı. Bowman bu durumla karşılaşan tek isim değil. Onun gibi Cori Bush, Bob Good gibi birçok aday ve siyasetçi AIPAC ile karşı karşıya kalmıştır.

Çıkarlar Koalisyonu

Her ne kadar güçlü de olsa bu durumu sadece bir lobinin kudretiyle açıklayamayız. Burada aynı zamanda bir “çıkarlar koalisyonunun” olduğunu da görebiliriz. Dünyanın en büyük silah ve teknoloji üreticisinin Amerika olduğunu unutmadan bu durumu güvenlik, ekonomi ve inanç üçlüsünden incelememiz gerekiyor. Atılan bombalardan ve F-35’lerden tutun, kullanılan yazılımlara kadar sayısız alanda Amerika-İsrail işbirliğinin varlığı bilinmektedir. Bu da Amerikan halkına para, iş ve alan tecrübesi olarak dönmektedir. Verilen destek aynı zamanda Orta Doğu’da Amerikan çıkarlarını koruyacak bir müttefikinin olmasını sağlamaktadır. Böylece kendi askerini yollamadan bölgede sert güç kullanma özgürlüğünü elinde bulundurmaktadır. Bu bağımlılık, aynı zamanda İsrail’in de yararına bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. ABD ile ortaklığı nedeniyle İsrail’in, Lübnan, Suriye, Katar ve İran gibi ülkelere karşı özgürce güç kullanmasına göz yumulmaktadır. İşin en ilginç kısmı ise İsrail desteğinin inanç kısmıdır. Siyonist Hristiyanlık başlı başına bir araştırma konusudur, o yüzden özet haliyle şunları anlatabiliriz: Siyonist Hristiyanlar’a göre İsrail devletinin varlığı ve bu devletin korunması dini bir vecibe sayılmaktadır. Çünkü inançlarına göre kurulan ikinci İsrail devleti, yani günümüzdeki, İsa Mesih’in geri dönüşünü ve hesap gününü müjdeleyecektir. Tabii, bu inancın bütün bir ülkenin dış politikasını belirlemede ne kadar etkili olduğu bilinmemektedir. Fakat kamuoyunun rızasını inşa etmekte faydalı olduğu inkar edilemez.

Okyanusun ötesindeki Gölge İktidarı ve açık çeki gördük. Peki ya “insan haklarının beşiği” olduğunu iddia eden Avrupa? Gelin, başkentlerinde Filistin bayrağı sallayan halk ile o bayrağı tanımamakta direnen iktidarlar arasındaki o derin uçuruma bir bakış atalım.


AVRUPA’NIN FİLİSTİN REÇETESİ: KINAMA VAR YAPTIRIM YOK 

Filistin’de yaşanan soykırıma yönelik tepkilerin son dönemlerde Avrupa devletlerinin etrafında da yükseldiğini gözlemleyebiliyoruz. Peki bunun sebebi gerçekten yaşanan soykırıma bir tepki göstermek mi yoksa devletlerin bu konudaki kirli geçmişlerini kamuoyu baskısı sonucu temize çekme girişimi midir? Değerlerini; demokrasi, insan hakları ve özgürlükler üzerine inşa ettiğini her daim iddia eden ve bunu diğer ülkelere yayıyormuşçasına gururlanan Avrupa devletleri, mevzu Ortadoğu olduğunda aynı özveriyi tarihte pek de göstermemiştir. İsrail’in süregelen saldırılarını yalnızca kınayan ve bu devletle başta ekonomik ve askeri olmak üzere çeşitli ilişkilerini kesintisiz devam ettiren bu devletler Filistin Devletini dahi henüz tanımaya başlamışlar. İsrail’in yaptığı soykırıma yönelik somut tepkilerini yeni göstermişlerdir. Aksine, bölgede yaşanan katliamların, hayatını kaybeden ve yaralanan insanların üzerinden Avrupa’daki halkların vicdanlarına oynayarak soykırımı bir oy malzemesi yapma girişimlerinde de bulunulduğuna dair azımsanmayacak derecede sık görüşler de mevcuttur. Yine de Avrupa devletlerinin birden yüzünü Filistin’e dönmesini açıklarken yalnızca bu sebep ve çıkarımlardan ilerlemek yetersiz olabilir. Burada öncelik olarak alınması gereken, dünya kamuoyunun da yüzünü Filistin’e dönmesi ve vatandaşların, yaşadıkları devletlere zamanında sessiz kalmalarının hesabını sormasıdır. Bazen de kendi yöntemleri ile devletlerin yapmadıklarını yaptıkları görülmektedir. İtalya’daki liman işçilerinin, İsrail bayraklı gemilerin limanlarda yük indirip bindirmesini engellemesi, Sumud Filosu’na İsrail’in müdahalesi sonrasında İtalya’da işçilerin 1 günlük genel grev kararı vermesi, başta İspanya olmak üzere Almanya, Fransa, İngiltere ve benzeri çoğu ülkede protestolar ve boykotlar düzenlenmesi gibi ülkelerdeki vatandaşların bir arada seslerini çıkarmasının da Avrupa devletlerinin sessizliklerini bozmasında ciddi payı olduğu düşünülmektedir. Birleşmiş Milletler 80. Genel Kurulu’nda Kanada, Avustralya, Birleşik Krallık, Portekiz, Fransa, Monako, Lüksemburg, Malta, Andorra ve San Marino; Filistin devletini tanımışlardır. Bu yakın zamanda baskı ve katliamlarını daha da artıran İsrail devletine karşı Filistin halkı için olumlu bir gelişme olsa da Batı tarafından bu atılımların sürdürülmesi yine dünya kamuoyunun vereceği tepkilere bağlı. Çünkü bu devletler aynı zamanda İsrail ile ilişkilerini kesmeyip mevcut ticari ve siyasi ilişkilerini sürdürmeye devam etmektedirler. Yani bir yandan Filistin davasının yanında gibi görünüp tepkileri dindirirken bu süre zarfında çıkarları üzerinden de İsrail ile yan yana durmaya devam etmekten çekinmemektedirler.

Peki, milyonlarca insan bu çifte standarda nasıl ikna ediliyor? BBC'nin İsrailli kayıplar için “cinayet” kelimesini 200 kez, binlerce Filistinli için ise sadece 1 kez kullanması tesadüf mü? New York Times editörlerine giden “‘Soykırım’ kelimesini yasaklayın.” talimatlarından, tarihi 7 Ekim'de başlatan o sığ hafızaya kadar; Batı medyasının tarafsızlık masalları.

 MEDYA MANİPÜLASYONLARI İLE SOYKIRIMI AKLAMAK

Medya manipülasyonu, medya organlarının çeşitli yollarla bir kişinin veya bir grubun lehine veya aleyhine bir imaj, algı oluşturarak kamuoyunu yönlendirmesi eylemidir. Bu durum; dikkat çekilmek istenen noktaya göre etken/edilgen başlıklar ve aktif/pasif özne kullanılarak, betimleme seviyesini ayarlayarak, başıyla sonu aynı tutumda seyretmeyen cümlelerle, özenle seçilmiş sözcüklerle, etik standartların tamamen dışına çıkılarak sağlanır. Manipülasyonun amacı dil, başlıklar ve haber çerçevesiyle seyircinin öfkesini ve sorumluluk bilincini sınırlamaktır.

Amerikalı siyaset bilimci Shanto Iyengar’ın hipotezine göre politik meseleler haberlere iki türlü çerçeveden yansıtılıyor. Epizodik çerçeve tek bir olay anına, bireye ya da dar bir çevreye ve zaman dilimine odaklanıyor. Bu teoride medya seyircisini “müşteri” olarak görüyor. Tematik çerçeve ise olayları, daha geniş zaman aralıkları içinde, halkı ve onları ilgilendiren çevreyi ve kurumları dâhil ederek daha geniş bir çerçevede ele alıyor. Seyirci “vatandaş” olarak görülüyor ve gösteriliyor. Yaşananları olduğu gibi ve seyircinin en iyi yorumlayabileceği şekilde sunmanın habercilerin ahlaki sorumluluğu olduğunu unutmadan, bu teoriyi de göz önünde bulundurarak Batı medya ağlarının hangi yöntemi daha sıklıkla tercih ettiğini tahmin edebilirsiniz sanırım.

İstatistiklerde Kaybolan Cinayetler

CfMM (Centre for Media Monitoring) 7 Ekim 2023’ten 6 Ekim 2024’e kadar yürüttüğü bir araştırmada BBC’nin toplam 3.873 adet makalesini ve 32.092 adet yayın segmentini analiz etti. Bu on iki ay boyunca 42.010 Filistinli ve 1.246 İsrailli öldürüldü. (42.010/1.246=33,7) Bulgularda, ölüm oranı neredeyse 34:1 olmasına rağmen “acımasız”, “vahşet”, “barbar” gibi kelimeler duygusal bağlamda İsrail kayıpları için Filistin kayıplarına oranla dört kat fazla kullanılmıştır. Ayrıca “katliam” kelimesi de yine İsrail kayıpları için 18 kat fazla kullanıldığı ortaya çıktı. Filistinlileri “mahkûm”, İsraillileri “rehin” olarak nitelemeyi tercih eden BBC’nin aynı zamanda “cinayet” kelimesini Filistin kayıpları için bir (1) kez, İsrail kayıpları içinse 200 kez kullandığı fark edilmiştir. Yaşanan bu soykırımı çok sayıda insan hakları örgütü “Apartheid”* olarak tanımlıyor ancak makalelerin yalnızca %2’sinde bu terime rastlanıyor. Eli değmişken BBC’nin çifte standardına da değinmek isteyen CfMM aynı süre içerisinde Ukrayna hakkında yazılan 7.748 adet makaleyi de inceliyor. Neredeyse tarihteki hiçbir savaşla yarışamayacak kadar fazla gazeteci ölümü yaşanan Gazze’de, ölen gazetecilere 42.010 makale arasında %6’lık bir dilim ayrılmışken; Ukrayna’da hayatını kaybeden gazetecilerin 7.748 makalenin %62’sinin içinde geçtiğini buluyor. Aynı zamanda Ukrayna makalelerinde savaş suçluları yine Gazze’ye oranla 2,6 kat fazla tartışılıyor. Bütün bunlara BBC sözcüsünün cevabı ise “Çatışmayla ilgili tarafsız raporlamamız boyunca, Gazze’de yaşayan sivillerin yıkıcı insani maliyetini ortaya koyduk.” oluyor.

Benzer bir zaman diliminde çevrimiçi haber ve podcastler yayınlayan bir kuruluş olan The Intercept de, New York Times, Los Angeles Times ve The Washington Post’un Gazze’yi yayınlarında nasıl ele aldıkları hakkında bir araştırma yapıyor. CfMM araştırmasındaki gibi benzer örnekler karşımıza çıkıyor. 7 Ekim’den sonraki ilk altı haftada bu üç kuruluşun da İsraillilerin can kayıplarından bahsederken 200 kez, Filistinliler içinse yalnızca beş kez “katliam” gibi kelimeler kullandığı görüldü. Nisan 2024’te The Intercept, New York Times gazetecilerine  “soykırım”, “etnik temizlik”, “işgal altındaki topraklar” gibi kullanımlardan kaçınmalarını öneren sızdırılmış bir not ortaya çıkardı. Times notun “haberleri doğru ele almada bir rehber” olduğunu söyledi.

Olayların nasıl adlandırıldığı da algıyı çok hızlı şekillendirebilen bir yöntem. Örneğin, New York Times Kudüs Büro Şefi Patrick Kingsley 7 Ekim’i “savaşın başlangıcı” olarak adlandırıyor. Bu, zaten yıkımlarla geçmiş bütün Filistin tarihini geride bırakan bir adlandırmadır. 2007’den beri Gazze’ye yönelik insani krizlere yol açan bütün uygulamalar, işgaller, askeri kısıtlamalar, ölümler, kontroller… hepsini yok saymaktadır. Seyirciye verilen tek bağlam 7 Ekim’dir ve çok kolay bir şekilde milyonlarca insanın zihnine bu kadar sığ bir bilgi olarak kazınabilir.

Algı Zincirini Kırmak

Haberciler tarafından kullanılan dil, seyircinin olayları nasıl gördüğünü ve yorumladığını belirleyen en öncül araçtır. Batı’nın İsrail’e siyasi ve askeri desteğinde yardımcı rolü oynayan bu dil manipülasyonları tek bir manşetle gerçeği yalana, mağduru tehdide dönüştürebiliyor olmasaydı çıkar gruplarının hiçbir faaliyeti sürdürülebilir olamazdı. Medyanın öfkemizi biçimlendirebilen ve kime kızıp kime acıyacağımızı belirleyebilen güçlü bir araç olduğunun farkında olan, içlerinde insanlığa dair hiçbir emare olmadığını bize kanıtlarla gösteren çıkarcıların izin verdiği ölçüde hareket etmek zorunda değiliz. Bunun için de her zaman gerçeği aramalı, sorgulamalı ve vicdanımızı bize sunulan kalıplardan ve sınırlamalardan bağımsız tutmalıyız. Aksi takdirde gerçeklerin sesi duyulmaz olacaktır.

Eğer dikkat etmezseniz medya, mazlumlardan nefret etmenizi ve zalimleri sevmenizi sağlar."Malcolm X

*Apartheid: Afrika'nın güneyinde bulunan Güney Afrika Cumhuriyeti ile bu devlete bağlı Güneybatı Afrika'da (Namibya) 1948-1994 yılları arasında resmî devlet politikası olarak iktidarda bulunan Ulusal Parti hükûmeti tarafından uygulanan ve bu doğrultuda yasalar çıkartarak ırksal ayrımcılığı savunan sistemdir. Afrikaanca "ayrılık" anlamına gelmektedir. İsrail devleti tarafından Filistin halkına yönelik uygulanan sistematik ayrımcılık, baskı ve fiziksel-siyasal ayrışma politikalarını tanımlamak için kullanılan bir terimdir.

VİCDANIN GÖSTERİYE DÖNÜŞÜ: TEPKİ Mİ, TERAPİ Mİ?

Filistin’de yaşanan acılar, yalnızca bir coğrafyanın değil, tüm insanlığın vicdan sınavıdır. Her gün karşımıza çıkan haberler akıllara şu soruyu getiriyor: Tepkilerimiz gerçekten bir şeyleri değiştiriyor mu, yoksa sadece tepki vermek için mi tepki veriyoruz? Vicdanımızı bu şekilde mi rahatlatmaya çalışıyoruz? 

Sosyal medyadaki insanların bir kısmı yerlere kola dökerek, denize pet şişe atarak, belirli markaların ürünlerini tekme tokat savurarak vicdan mastürbasyonu yapıyor; kaş yaparken göz çıkarıyor. Bu tepkiler bu insanların bir rahatlama sağlamasına neden oluyor fakat hiçbir değişim yaratmıyor. Ayrıca diğer insanların bu konuyu ciddiye almamasına neden olup, bu konuya karşı körleşmelerine neden oluyor. Bu hareketlerin pek çoğu aslında amiyane tabirle “vicdan mastürbasyonudur”.

Diğer bir kısım ise vicdan rahatlatmak için değil, gerçekten insanları bilinçlendirmek ve harekete geçirmek için tepki gösterip ilgilerini çekmeyi başarıyor. Sosyal medyada paylaşılan bir yazı, bir fotoğraf ya da bir çağrı, insanları yardım kampanyalarına yönlendirip doğru bilgiyi yayabilir, dayanışmayı büyütebilir. İşte bu noktada vicdan, pasif bir rahatlama aracı olmaktan çıkıp kolektif bir güç haline geliyor. Ancak bu iki uç arasında toplumun karşı karşıya kaldığı başka bir tehlike var: sosyal çürüme ve duyarsızlaşma. Sürekli acı görüntülere maruz kalan toplum, bir noktadan sonra bu acıya alışıyor, zulüm normalleşiyor ve vicdan köreliyor. Tepkiler göstermelik hale geliyor, empati yerini kayıtsızlığa bırakıyor. Bu duyarsızlaşma, vicdan tatminini besliyor ve toplumsal değerlerin erozyonuna yol açıyor.

Oysa gerçek vicdan rahatlaması, sadece üzülmekle değil; adalet için ses çıkarmakla, haykırmakla, dayanışma göstermekle ve harekete geçmekle mümkündür. Filistin meselesi, bizlere bir kez daha hatırlatıyor ki: Acıyı görmek yetmez, acıya karşı durmak gerekir. Sessizlik zulmün ortağıdır; vicdan ise ancak bilinçle ve eylemle canlı kalır.

Acıları görmekle yetinip vicdanlarımızı susturuyoruz.  

PARSEL PARSEL FİLİSTİN İLHAKI: FİLİSTİN HARİTASI NASIL DEĞİŞTİ

Bir halkın kendi topraklarındaki egemenlik hakkı, uluslararası ticaretin çıkarları için göz ardı edilebilir mi?
      Bu soruya karşılık eminim ki çoğumuzun aklına gelen, günümüzde bir varoluş mücadelesi sürdüren Filistin halkıdır. Filistin meselesi, sadece bir toprak sorunu değil, aynı anda insan hakları, adalet kavramı, etik değerler gibi pek çok hassas konunun ayaklar altına alındığı küresel bir utanç kaynağıdır.
Peki, süreç nasıl bu hâle geldi?

Orta Doğu, yüzyıllar boyunca çeşitli din ve toplulukların kesişim noktası olmuştur. Bölgenin merkezinde yer alan Filistin toprakları hem dini hem de stratejik açıdan büyük bir öneme sahiptir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı sonrasında dağılmasıyla birlikte bölge İngiltere’nin manda yönetimi altına girmiş, bu dönemde Avrupa’dan artan Yahudi göçleri demografik yapıyı önemli ölçüde değiştirmiştir. Yıllar içinde bölgenin demografik yapısında olan bu değişim, çeşitli çatışmaların da önünü açmıştır.

Geçmişten günümüze çok kez istilaya ve göçe maruz kalmış Filistin toprakları, en yoğun istila ve göçleri 20. yüzyıla gelindiğinde yaşamaya başlamıştır. 1917’den 1948 yılına kadar geçen dönemde bölgedeki Yahudi nüfusu sürekli olarak artmış, sonucunda da isyanlar ve çatışmalar kaçınılmaz olmuştur. Bölgedeki Arap-Yahudi dağılımı 1919 yılında %90-%10 durumundayken, bu tablo 1939 yılına gelindiğinde %70-%30 şeklinde değişmiştir (TÜBA, 2023 verileri).

Sinsice İlerleyen İşgal: Rüşvet, Bankerler ve Hileli Tapular

19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında, Filistin Yahudi Kolonizasyon Derneği (PJCA), Filistin Arazi Geliştirme Şirketi ve Yahudi Ulusal Fonu gibi kuruluşlar aracılığıyla birçok arazi alımı yapılmıştır. Başa dönecek olursak, Yahudilerin toprak almaları göründüğü kadar kolay değildi. Osmanlı Devleti 1918’deki yenilgisine kadar Yahudi göçünü kısıtladı ve toprak satışını engelledi. Manda yönetiminin etkisi ve bölgedeki azalan Osmanlı otoritesi sonucunda büyük arazilere çöken toprak ağaları türedi. Bu insanlar genelde zengin Siyonist bankerlerdi. Toprakları; mülk sahibi Arapları kendilerine borçlandırarak, borçlarını ödeyememeleri halinde de mülklerine zorla el koyarak elde ediyorlardı. Bunun dışında yozlaşmış Osmanlı devlet adamlarına toprağın fiyatının onlarca kat fazlasını ödemeyi teklif ederek rüşvet verdiler. O dönemde Yahudilerin Filistin’de toprak sahibi olması yasaktı. Bu yüzden çeşitli gayriresmi yollara da başvurdular. Mesela, Osmanlı vatandaşları adına mülkler satın alınıyor sonrasında alınan mülkler Yahudi sahibine teslim ediliyordu. Göçler ve mülk edinmeyle başlayan bu süreç, 1948 yılına gelindiğinde İsrail Devleti’nin kurulmasıyla yerini ilhak ve soykırıma bıraktı.

Kanla Çizilen İlk Sınırlar

İsrail Devleti, 1948’de İsraillilerin “Bağımsızlık Savaşı”, Filistinlilerin ise “Nakba”, yani felaket adını verdiği bir savaşın ardından kurulmuştur. Tarihe Arap-İsrail Savaşı olarak geçen bu savaş, Tel Aviv’de kurulan İsrail Devleti’ne karşı bir Arap birliği (Suriye, Mısır, Irak, Ürdün, Suudi Arabistan) oluşturulmasıyla başlamıştır. Bu dönemin sonunda İsrail Devleti kesin bir zafer elde etmiş ve 1947’de Taksim Planı ile elde ettiği %56’lık Filistin toprağını %78’e çıkarmıştır. Manda yönetiminde kalan alanlar ise Ürdün (günümüzdeki Batı Şeria) ve Gazze (günümüzde Mısır kontrolünde) olmuştur. İsrail, savaşın sonunda, savaştığı her Arap ülkesiyle ateşkes imzalamıştır. Savaşa girmiş olan Ürdün Batı Şeria’ya, Mısır Gazze Şeridi’ne asker yığmıştır. Kudüs’ün kontrolü ise batıda İsrail, doğuda Ürdün arasında bölünmüştür. Gazze, Mısır’ın hâkimiyetine girmiştir.

Bu savaş sonrasında bölgede İsrail hâkimiyeti gün geçtikçe arttı. Arap devletleri arasındaki çıkar çatışmaları ve Batı devletlerinin İsrail yanlısı tutumları, Filistin halkının tek başına kalmasına ve çözümü kendi içinde aramasına yol açtı. Bu durum sonucunda çeşitli direniş örgütleri kuruldu ve  Filistin halkı kendi varoluş mücadelesini gerek diplomatik gerekse askeri alanda tek başına sırtladı.

1956 Süveyş Krizi

Bölgedeki gerilim geçmiş yıllardan günümüze kadar artarak devam etmiştir. 1956 Süveyş Krizi ile daha da alevlenmiştir. Bu kriz, 1956 yılında Mısır Cumhurbaşkanı Gamal Abdel Nasser’in Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini ilan etmesiyle başlamıştır. O zamana kadar İngiltere ve Fransa tarafından kontrol edilen kanal, uluslararası deniz trafiği için stratejik bir öneme sahipti. Bu karar, İngiltere ve Fransa’nın çıkarlarına net bir şekilde karşı çıkıyordu. Sonuç olarak, başta manda yönetimi olmak üzere Batılı devletlerin Orta Doğu’daki kuklası konumunda bulunan İsrail, Mısır’a karşı harekete geçti. ABD ve SSCB ise barış konusunda diplomatik baskı kurdular. İsrail askerî harekâtla Sina Yarımadası’nı ele geçirdi, ancak Birleşmiş Milletler tarafından gönderilen barış gücü ve diplomatik baskıların yoğunlaşması sebebiyle askerlerini geri çekti. Sonuç olarak Mısır, Süveyş Kanalı’ndaki kontrolünü sürdürdü ve kriz, hâlihazırda Soğuk Savaş döneminde olan ABD ve SSCB’nin bölgedeki etkisini artırdı. İsrail’in kısa sürede kazandığı askerî başarıdan bölgedeki etkisinin giderek arttığını da söyleyebiliriz.

 

6 Günde Değişen Harita

İsrail’in bölgedeki hâkimiyetini daha da sağlamlaştırdığı bir diğer savaş, 1967’de başlayan ve 6 gün süren Arap-İsrail Savaşı’ydı. İsrail’e karşı Arap üstünlüğü amacıyla başlayan savaşta İsrail, Mısır, Ürdün ve Suriye’ye karşı yaptığı askerî misillemelerle başarıya ulaştı. Sonuç olarak Sina Yarımadası, Golan Tepeleri, Gazze Şeridi ve Batı Şeria İsrail kontrolüne geçti. İsrail dramatik bir şekilde sadece 6 günde topraklarını 2–3 kat genişletti. Yaklaşık 300.000 Filistinliyi ya öldürdü ya da mülteci durumuna getirdi.

Yalnız Bırakılan Halk ve Meşrulaştırılan Soykırım

Sonuç olarak, evet; Filistin halkının egemenlik hakkı, ulusların çıkarları için göz ardı edildi. İsrail Devleti’nin seneler içerisinde etkisini artırarak sürdürdüğü politika, Arap devletlerini bir bir mağlup etmesi ve ikiyüzlü uluslar tarafından sağlanan destek bölgedeki İsrail hakimiyetini gün geçtikçe arttırdı.
Bu süreçte Filistin halkı hem Arap dünyası hem de insan haklarına verdikleri değerle övünen Batı dünyası tarafından yalnız bırakıldı. Birçok Arap devleti ilerleyen süreçte İsrail Devleti’yle gerek diplomatik gerekse ticari pek çok anlaşma yaptı ve İsrail’in bölgedeki meşruiyetini güçlendirdi. İsrail, 1948’den 1967’ye kadar olan süreçte yaklaşık 1,1 milyon Filistin vatandaşını mülteci konumuna getirdi. Bebek, çocuk, kadın demeden sivil halkı ateş hattında bıraktı. Yeri geldiğinde de ateş açmaktan çekinmedi. Günümüzde “Filistin meselesi” olarak adlandırılan durum bir savaş değil, açıkça bir soykırımdır ve kamuoyu manipülasyonu aracılığıyla tüm dünyaya İsrail Devleti’nin bu ilhak ve soykırım teşebbüsünün meşru olduğu algısı verilmeye çalışılmaktadır.

İsrail'in haritaları nasıl değiştirdiğini, toprakları nasıl yuttuğunu gördük. Peki, toprağı elinden alınan bir halk ne yapar? Yok mu olur, yoksa küllerinden yeniden mi doğar? İşte 1967'den bugüne; işgalin gölgesinde filizlenen, sadece silahla değil; kimlikle, kültürle ve hafızayla örülen Filistin direnişi: 

VAR OLMA İRADESİ: DİRENİŞİN TARİHİ 

Filistin silahlı direnişi, 1967 6 Gün Savaşları’ndan sonra Yaser Arafat’ın El fetih ve FKÖ başkanlığına gelmesinden sonra eylemlilik ve ulusal bilincin oluşturulması açısından zirveye ulaşmıştır. Mısır cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’ın pan-arabizm rüyası 6 Gün Savaşları’ndan sonra çökünce Filistinliler kurtuluşlarını Arapların birliğinde değil, kendi örgütlülüklerinde yattığının farkına varmışlardır.

1987 yılında patlak veren halk hareketleri ve birinci intifadan sonra Gazze ve Batı Şeria’da kısa sürede 1,5 milyon kişinin YBÖ (Yurtsever Birleşik Önderlik) altında örgütlenmesiyle halk hareketleri güçlendi. YBÖ Filistinli esnafları greve çağırıyor, İsrail’e vergi ödememe hareketleri gibi eylemlerle halk, silahlı ve sivil mücadelenin temel öznesi haline geliyordu.

Arafat’ın silahlı mücadelenin yanında diplomatik ilerleme hamleleri de 90lar ve 2000lerin başına kadar devam etmiş ancak herhangi bir antlaşmaya varılamamıştır. 2004 yılında aniden vefat eden Arafat, Filistin devletinin cumhurbaşkanı olarak olmasa bile, Filistin ulusal kimliğini oluşturmasını sağlayan ortak ve tek büyük lider olarak aramızdan ayrılmıştır.

Kültürel Yıkım

7 Ekimden sonra başlayan ve Ekim 2025’te İsrail askerlerinin Gazze’den kısmi çekilmesiyle yavaşlayan işgal sırasında tarihi varlıklar ve kültür miraslarının gördüğü zararlar BM raporları ile gecikmeli şekilde kamuoyuna ulaşıyor.

“Gazze'deki okul ve üniversitelerin yüzde 90'ının İsrail'in hava saldırıları, topçu ateşi, yakma ve kontrollü yıkımlar gibi saldırıları nedeniyle hasar gördüğü veya yıkıldığı tespit edildi

Gazze'de İsrail güçleri, dini ve kültürel alanların yüzde 53'üne zarar verdi.

Bunların çoğu sığınma veya ibadet amacıyla kullanılıyordu ve bu da daha fazla sivil kaybına yol açarak savaş suçu ve bazı durumlarda insanlığa karşı bir suç olan imhayı oluşturuyordu.

Mrs. Pillay, tamamen önlenebilir olan bu hasarın "domino etkisi yarattığını ve dini ve kültürel uygulamalar, anılar ve tarih gibi somut olmayan kültürel unsurları derinden etkilediğini ve Filistinlilerin bir halk olarak kimliğini zedelediğini" söyledi.

İsrail güçlerinin bu alanların nerede olduğunu bilmesi ve saldırılarını buna göre planlaması gerektiği için Komisyon, bu eylemlerin tarihi ve dini alanları kasten hedef almak ve askeri zorunluluk olmaksızın yaygın yıkım da dahil olmak üzere savaş suçu teşkil ettiğini tespit etti.”

Israeli actions in Palestinian territories constitute war crimes, Human Rights Council hears / United Nations

 

İnsan hayatının hiçe sayıldığı, sivillerin, kadın ve çocukların gerek açlıkla gerek nitelikli keskin nişancılarla katledildiği Gazze şeridinde yalnız ölüm değil, etnik ve kültürel bir temizlik hedefleniyor. Bu da tam olarak Genocide Convention’daki soykırım tanımına uyuyor. Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu, Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Af Örgütü gibi kurumlar güçlü soykırım niyeti olduğunu belirtirken, BM soykırımı bir retorik olarak kullanmaktan ziyade kanıt ve belgelerle ileride kurulacak Uluslararası Ceza Mahkemelerinin iddianamesini oluşturuyor.

Dünya bu haklı direnişe neden sağır? Neden yasalar işlemiyor? Çünkü o direnişin dayandığı zemin, yani “İnsan Hakları” kavramı, bugün derin bir krizin içinde.



İNSAN TANIMININ İFLASI: İNSANSI HAYVANLAR 

İnsanlık, İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden doğan o büyük utançla yüzleşip “bir daha asla” dediğinde, 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni sadece bir hukuk metni olarak değil, barışın ebedi sigortası olarak imzalamıştı. Ancak tüm bu devasa hukuk mimarisi, bir çocuğun üzerine düşen bombayı durdurmaya yetmiyorsa, biz neyi inşa ettik? Bugün Filistin, modern dünyanın “İnsan Hakları” maskesinin düştüğü yerdir. Cenevre salonlarında titizlikle kaleme alınan “yaşam hakkı” gibi kutsal kavramlar, Gazze’ den gelen fotoğraflar arasında hükümsüz kalıyor. Filistin meselesi, sadece bir toprak veya sınır ihtilafı değil; Batı merkezli insan hakları doktrininin inandırıcılığını yitirdiği, ve “insan” tanımının yeniden ve dışlayıcı bir biçimde yapıldığı bir kırılma anıdır.

Bir soykırımın psikolojik altyapısı, sahada tetiğe basmadan çok önce, dillerde ve zihinde kurulur. Bir halkın temel haklarını elinden almanın en kestirme yolu, onları "insan" kategorisinin dışına itmektir. Çünkü karşı tarafı "insan" statüsünden çıkardığınızda, onlara uyguladığınız orantısız şiddet bir "insan hakları ihlali" olmaktan çıkar. Aynı zihniyet; sivil ölümlerini "güvenlik prosedürü”, açlığı bir "savaş taktiği" olarak normalleştirir.

         Gazze ve Batı Şeria’da tanık olduğumuz tablo, İnsan Hakları Beyannamesi’nin madde madde ihlal edilmesi değil, baştan sona ihlal edilmesidir. En temel hak olan "yaşama hakkı", sadece bombaların hedefi olmakla sınırlı kalmamış; açlık, susuzluk ve ilaçsızlığın birer silah (weaponization of basic needs) olarak kullanılmasıyla, kitlesel bir cezalandırma yöntemine evirilmiştir. 21. yüzyılda bir halkın suya ve ekmeğe erişiminin kesilmesi, modern savaş stratejisi değil; orta çağ kuşatmalarını aratan bir barbarlıktır.

İnsan hakları ihlallerinin bu denli pervasızca sürdürülebilmesinin arkasındaki en büyük güç, uluslararası sistemin yapısal felcidir. Kâğıt üzerinde "dünya barışını korumak" misyonuyla kurulan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, tek bir ülkenin "Veto" yetkisini milyonlarca insanın yaşam hakkından üstün tuttuğu an, meşruiyetini ahlaken yitirmiştir. Gazze’de yaşananlar, BM ve bağlı kuruluşlarının bir çözüm merkezi olmaktan çıkıp, sadece ölümlerin istatiğini tutan devasa bir bürokrasiye dönüştüğünü acı bir şekilde kanıtlamıştır.

Bu kurumsal iflas, yargı organlarında da kendini göstermektedir. Uluslararası Adalet Divanı’nın ihtiyati tedbir kararlarının yok sayılması veya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin başka coğrafyalardaki ihlallere şimşek hızıyla müdahale ederken, fail İsrail olduğunda kapıldığı o "anlaşılmaz" yavaşlık, hukukun evrenselliğine vurulmuş en ağır darbedir. Yaptırım gücünden yoksun, siyasi baskılarla şekillenen ve sadece güçsüzlere diş geçirebilen bir adalet mekanizması, hukuk değil, ancak "muktedirin tiyatrosu" olarak tanımlanabilir. Bugün Gazze enkazının altında kalan sadece siviller değil, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan "uluslararası liberal düzen" ve onun inandırıcılığıdır. Eğer uluslararası hukuk, canlı yayında işlenen bir suça "dur" diyemiyorsa, varlık sebebini inkâr etmiş demektir.

Geldiğimiz noktada, acı bir hakikati teslim etmek zorundayız: İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan, merkezi Batı’da söylemi "evrensel" ama uygulaması "yerel" olan o eski insan hakları rejimi, Gazze’nin enkazı altında can vermiştir. Ancak bu ölüm, insan hakları idealinin sonu değil; onun ikiyüzlü koruyucularından kurtulup özüne dönmesi için tarihi bir fırsattır. Artık insan hakları, Cenevre’nin klimalı salonlarında veya New York’un cam kulelerinde değil; kampüslerde, meydanlarda ve küresel vicdanın "ama"sız, "fakat"sız haykırışında yeniden yazılmaktadır.

Bugün Filistin’in özgürlüğünü savunmak, sadece bir coğrafyanın istiklâl mücadelesine destek vermek değildir; aynı zamanda insan hakları kavramını, onu bir sömürge aracı olarak kullananların elinden kurtarma, yani "kavramın kendisini de özgürleştirme" mücadelesidir. Hukuk, ancak mazlumun yanında durduğunda hukuktur.

Tüm dünyanın bu hukuksuzluğa göz yummasının ardındaki sebep sadece bunlar değil. Zulmün sürdürülebilir olması için “kârlı” olması gerekir.

 

YERLEŞİMCİ KOLONYALİZM, APARTHEID VE IRKSAL KAPİTALİZM

Filistin, 1917' deki Balfour Deklarasyonu ile İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour' un "Yahudiler için ulusal yurt" kurulmasına destek verdiği ve 1948'den beri İsrail'in Filistinlilere Nakba'yı yaşattığı ülkedir. Her ne kadar kamuoyunda Filistin- İsrail Çatışması hakkında yeni yeni bahsedilmeye başlandıysa da günümüzde Filistin’de yaşanan olayların aslında derin temellere uzanan bir tarihi vardır: Irksal ayrımlara ve ekonomik çıkarlara dayanan kolonyal miras üzerine kurulu kapitalist bir düzen.

Filistin-İsrail meselesi sadece egemenlik ve toprak açılarından bakamayacağımız kadar karmaşıktır. Bu konu analiz edilirken İsrail’in oluşturduğu modern kolonyal sistemden bahsetmek gerekir. Bu kolonyal sistemin ana çarklarını yerleşimci kolonyalizm, apartheid ve ırksal kapitalizm oluşturur.

Yerleşimci Kolonyalizm

Yerleşimci kolonyalizm, kolonyalistlerin söz konusu topraklara yerleşip orayı yurt edinerek söz konusu toprağın asıl sahiplerini mülksüzleştirip zaman içinde orayı tamamen terk etmelerine sebep olmaya denir. Klasik kolonyalizm ile aralarında fark ve temel amaç yurt edinerek yerli halkın kalıcı şekilde yerini almaktır. Bu tanımı daha iyi anlamak için Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl’ in şu sözüne bakabiliriz: “Eski bir binanın yerine yeni bir bina yapmak istersem, inşa etmeden önce yıkmam gerekir.” İsrail’in yerleşimci kolonyalist politikaları, baskıcı uygulamaları ve toprak gaspları yüzünden 1948’den bu yana 7 milyondan fazla Filistinli yurtlarından koparılıp kendi topraklarında mülteci konumuna düştüler.

Özellikle toprak gaspları birçok yerleşimci koloni için olduğu gibi Siyonist yerleşimci koloni için de önemlidir. İlhak edilen toprakların “vadedilmiş topraklar” olduğu gerekçesiyle meşrulaştırılıp baskı ve şiddet kullanarak yerli halkın yerine geçilmesi ve bölgenin doğal kaynaklarının sömürülerek ekonomik kazanç elde edilmesi sistemin temel unsurlarındandır.

Apartheid Rejim

Apartheid, kaynaklar ve insanlar üzerindeki gücü ve hakimiyeti devam ettirebilmek için ırksallaştırılmış bir kurumsal ayrımcılık sistemidir. Başka bir deyişle sömürge sisteminin; yasalara, kısıtlamalara ve duvarlara dönüştüğü sivil hayatta belki de en çok hissedilen tarafı. İsrail Apartheid’ının en somut örneklerinden biri İlhak Duvarı’dır. Filistinliler’in yerleşim yerleri üzerine inşa edilen bu duvar, halkın hareket özgürlüğünü kısıtlamıştır. Ticaret, sağlık, eğitim, ibadet ve geçim kaynaklarının erişimine kısıtlamalar getirmiştir.

İsrail’ de yaşayan Yahudilerin hayatlarını kısıtlayacak herhangi bir yasa olmadığı gibi Batı Şeria’daki Filistinliler’e ait mülklere hiç ceza almadan zarar verebilirler. İsrail’ in her bölgesinde mülk edinebilirler. Evlendiklerinde de istedikleri her yerde yaşamalarına izin verilmektedir. Diğer bir tarafta da Filistinlilere (ve diğer Yahudi olmayanlara) yönelik ayrımcı kural ve yasalar kendilerini birçok alanda göstermektedir. İsrail’de yaşayan ama Yahudi olmayan 2,5 milyon İsrail vatandaşının toprak sahibi olmasına engel olunmaktadır. Batı Şeria veya Gazze’deki ailelerin İsrail’e gelmeleri ve orada yaşamaları yasaktır.

  2016’ da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi; 2334 Sayılı Kararı’nda İsrail’in yerleşmeci faaliyetlerini hukukun “açık bir ihlali” olduğunu belirtmiş, Filistinliler’e dayatılan yasalaştırılmış ayrımcılığı ve tecrit sistemini apartheid olarak tanımış ve insan haklarına aykırı olduğunu ifade etmiştir. Ancak o zamandan bu yana İsrail’in güttüğü politikalarda bir değişiklik maalesef ki bulunmamaktadır.

Irkın Metalaştırılması: Irksal Kapitalizm

Cedric J. Robinson*’a göre ırksal kapitalizm, ırksal kimliğin metalaştırılıldığı ve sömürülen insanların tek kullanımlık nesnelerden başka şekilde görülmediği bir düzendir. Ve bu düzen sadece seçili gruplar için ekonomik verimlilik yaratır. Batı Şeria'daki en verimli taş ocaklarının İsrail yönetimi altında tutulması ve buradan elde edilen hammaddenin yaklaşık %75' inin doğrudan İsrail pazarına yönlendirilmesi, kaynakların çok net şekilde etnik/ırksal temelde ayrıştırılmış bir şekilde sömürüldüğünü gösterir. Bu sistematik ekonomik ayrımcılık Filistin ekonomisini bağımlı hale getirmekte ve gelişmesini önlemektedir. İşin hukuki boyutuna baktığımızda ise İsrail Yüksek Adalet Divanı’nın uluslararası hukuka aykırı olan bu sömürgeci faaliyetleri, “istihdam sağlama” adı altında meşrulaştırdığı görülmüştür. Bu ve daha birçok örnekle birlikte ırka dayanan ayrımcılıkla elde edilen ekonomik kazancın, hukuk yoluyla desteklenmesi sonucu, bir ulusun zenginliğinin zorla el değiştirmesine sebep olduğu ortaya konmuştur.

  Kapitalizm ve ırkçılığın el ele yol aldığı tarih çizgisi boyunca, Batı’nın “ıssız ve vahşi” topraklara “medeniyet” getirme bahanesiyle yerli halkları küçük görerek hatta bazen yok sayarak yapılan haksızlıkları sümen altı etmeye çalıştığı bilinen bir gerçektir. Filistinliler’e ve Filistinli kimliğine karşı takılan stigmalar, İsrailli Yahudilerce dünya basınında kendi “haklı mücadelelerini” gerekçelendirmek adına kullanılmıştır. Bu karalama kampanyaları o kadar uzun zamandır sistematik olarak devam etmektedir ki kamuoyunun bir kısmı, Filistinlilerin topraklarını ve kimliğini koruma mücadelesini, ancak son birkaç yıldır süregelen basit bir çatışma sanmakta; meselenin derin sömürgeci temellerini ve kurumsallaşmış ayrımcılık boyutunu görememektedir.

  Filistin’i anlamak, modern dünyanın hâlâ sömürgecilik ve ırk üzerinden işleyen ekonomik düzenini görmek anlamına gelmektedir. İsrail’in Filistin’e yönelik politikaları; toprak ilhaklarını, yerleşimci kolonyal yapısını, doğal kaynakların sistematik sömürüsünü ve ırksal ayrımcılık gibi unsurları içeren oldukça karmaşık bir sistem teşkil etmektedir. Bu yapı, güncel jeopolitik dengelerin ötesine geçerek insan hakları ihlallerini ve soykırımı da içerecek şekilde evrensel etik ve adalet gibi konuları daha derinden ve endişeyle düşünmemize sebep olmuştur. İsrail, toprak kazanımını, ekonomisini güçlendirmeyi ve dini hakimiyetini pekiştirmeyi temel amaç edinerek sivil nüfusa, köylere ve doğal kaynaklara yönelik saldırıları ve yıkımları onaylayan, meşrulaştıran ve teşvik eden bir askeri işgal mekanizması uygulamaktadır. Filistin'deki direniş ve mücadele, yalnızca bölgesel bir çatışma değil; baskıya karşı direniş ve insan onurunu koruma konusundaki kolektif bir görev gibi; evrensel duygu, düşünce ve dilekleri temsil etmektedir.

*Cedric J. Robinson (1940–2016), ırk, kapitalizm ve Siyah politik düşünce üzerine çalışmalarıyla öne çıkan Amerikalı bir siyaset kuramcısı ve tarihçidir. En çok, kapitalizmin başlangıçtan itibaren ırksal hiyerarşiler üzerine kurulduğunu savunan ırksal kapitalizm kavramını geliştirmesiyle ve Black Marxism (1983) adlı eserinde ortaya koyduğu Siyah radikal gelenek yaklaşımıyla bilinir. Robinson, çalışmaları günümüzde eleştirel ırk teorisi ve kapitalizm tarihleri için temel kabul edilmektedir.

Sözün bittiği, yasaların sustuğu ve kurumların iflas ettiği o yerdeyiz. Ancak tam da bu nokta, yeni bir söz söylemenin vaktidir. Mevcut düzenin çürümüşlüğüne karşı, adaleti yeniden ve bu kez gerçekten "herkes için" inşa etmek adına; şimdi sırayı, bu yazımızın kapanışını değil, yeni bir dönemin açılışını yapan ortak Manifesto'muza bırakıyoruz.

  

SESSİZLİĞİ REDDEDİYORUZ

Şu ana kadar çizilen karanlık tablolara bakıp karamsarlığa düşmeyi reddediyoruz. Biliyoruz ki Filistin’in karşı karşıya kaldığı bu zulüm, ancak Filistin halkının direniş sesini duymakla ve bu sesi dünya olarak hep beraber yükseltmekle son bulacaktır. Yaşanan acıların dinmesi, dünya kamuoyunun vereceği ortak tepki ve sürdüreceği kararlı mücadele ile mümkündür.

Artık işler eskisi gibi değil. Dünya değişiyor, dengeler sarsılıyor. New York’ta tüm baskılara ve engellere rağmen seçilen, açıkça Filistin yanlısı Zohran Mamdani gibi örnekler, değişimin en somut kanıtıdır. Gazze’de yaşananlara sessiz kalmayan siyasetçiler ve fikir önderleri günden güne popülerleşirken, "Önce Amerika" diyen sistem dışı seslerin de önü açılıyor. Anketler açıkça gösteriyor ki, ABD kamuoyu dahi artık çoğunlukla İsrail politikalarının karşısında duruyor; bu da AIPAC gibi devasa lobi organizasyonlarının işini her geçen gün zorlaştırıyor.

Eskiden kitleleri yöneten televizyon ilanları, gazete manşetleri artık işe yaramıyor; çünkü artık medyayı üreten de tüketen de biziz. Dijitalleşen dünyada, bir uçta uçan kuştan diğer ucun haberi oluyor. İç içe geçmiş bu ağlar, İsrail-Filistin meselesini yalnızca siyasal bir sorun olmaktan çıkarıp toplumsal, duygusal ve kişisel bir mesele haline getirdi. Gazze örneğinde gördüğümüz gibi; kamuoyunun vicdanı ve hakikatin sesi artık bastırılamaz.

Senatörlerinizin metalaşıp bir pazar oluşturduğu sermayecilik düzeninde yaşıyorsanız, binlerce Filistinli çocuğun canı aşağı yukarı birkaç milyon dolara tekabül edecektir. Piyasanın ve eşyanın kanunu olarak gördüğümüz düzende ortalama bir vekil, elbette kâr maksimizasyonu prensibiyle İsrail aleyhtarı her yasayı veto eder. Halbuki söz konusu eylem açık bir “rasyonel insan” davranışıdır. Bireycilik ve bir kısım bireyin refahı fantezisinin ulaştığı yer. bir kısım başka insan topluluğunun kıyameti ise; bireyin rasyonalizmi faşizme dönüşür. Modern Roma’nın delisi çocuk kemikleri üzerine bir tatil köyü inşa etmeye kalkar, dünya liderleri oturdukları yerden kalkamaz. Bu formül ile köle ve kadın ticareti de pek tabii meşru piyasalara dönüşebilir. Etik kurallarla sınırlandırılmamış kapitalizm, faşizmin anahtarıdır ve övgüyle söz ettiğimiz ilerlemenin en açık düşmanıdır.

Filistin direnişi, sadece bir halkın değil, tüm insanlığın onur meselesidir. Bu mücadele karşısında sessiz kalmak artık mümkün değildir. Haksızlığa karşı yükselttiğimiz her ses, adaletin sağlanacağı yeni bir çağın habercisidir.

Bizler, bu derginin sayfalarında buluşan sıra arkadaşları olarak; sessizliği reddediyor, adaleti talep ediyor ve tüm insanlığı onurlu bir duruşa davet ediyoruz.

"En sonunda, düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız." Martin Luther King Jr.

Umutlu ve hür günlere….

Bu blogdaki popüler yayınlar

İhtilaller ve İhtimaller Üzerine: Fransız Devrimi’nin Etkisiyle Demokrasinin Süreçsel Gelişimi

  Fransız Devrimi’ne Giriş Fransız Devrimi, yalnızca bir ulusun siyasi yapısını değiştiren bir hareket değil, aynı zamanda modern demokrasinin temellerini atan bir dönüm noktasıdır. Eric Hobsbawm’a göre modern dünyanın tarihsel süreci iki olay ile başlamıştır, İngiltere’de ortaya çıkan Endüstri Devrimi ve Fransa’da ortaya çıkan Fransız Devrimi. (Hobsbawm, 1962) Devrimin ortaya çıkışı, Fransa’nın içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunlarla yakından ilişkilidir. 18. yüzyılın sonlarında Fransa, ekonomik, toplumsal ve siyasi bir kriz içerisindeydi. Mutlak monarşi, halkın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktı ve Kral XVI. Louis’in yetersiz liderliği devleti zayıflatıyordu. Toplum, vergiden muaf tutulan din adamları ve soylular ile vergiler altında ezilen üçüncü sınıf (halk) arasında keskin bir ayrışmaya sahipti. Amerikan Devrimi’ne verilen mali destek ve 7 Yıl Savaşları, devleti mali bir krizin eşiğine getirmişti. Tarımsal üretimdeki düşüşle birleşen kıtl...

Prof. Dr. Altuğ Yalçıntaş ile Alternatif İktisat Akımları: Heterodoks Yaklaşımlar / Mülkiye Postası 05.12.2024

Muhabir: Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Mülkiye Postası adına size teşekkür ederim. Henüz çiçeği burnunda bir oluşum olarak ilk röportajımızı sizinle gerçekleştiriyoruz. Giyotin dergi çatısı altında temelde röportajlar, söyleşiler, sonrasında anket çalışmaları ve Mülkiye Haberleri yapmak amacıyla yola çıktık. Uzun ömürlü ve nitelikli bir oluşum olması için elimizden geleni yapıyoruz. Destekleriniz için tekrar teşekkür ederiz. Prof. Dr. Altuğ Yalçıntaş: Her zaman. Muhabir: Hocam isterseniz yine kitabın en başından alalım. Sizin için iktisat nedir? A.Y: En zor yerden girdin. İktisat geleneksel olarak ekonominin bilimidir. Yani ekonomiyi açıklamak için uğraşan insanların bir araya gelerek yaptığı şeyin ismine iktisat diyoruz biz. Ama bu cevap yeterli olmayabilir çünkü bu sefer “ekonomi nedir?” sorusunu cevaplamamız gerek. Ekonomi yine geleneksel olarak üretim, tüketim ve bölüşüm alanlarının bir bütünü olarak tanımlanır. Bu alanlardaki faaliyetlerin yapısı teknoloji ...

Avrupa’da Sosyal Demokrasinin Mevcut Durumu, Yeniden Yükselişi ve Geleceği Mülkiye Postası – 06.12.2024

Selin Çelik: Hocam, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Mülkiye Postası adına size teşekkür ederim. Henüz çiçeği burnunda bir oluşumuz ve ilk röportajlarımızdan birini sizinle gerçekleştirmekteyiz. Mülkiye Postası’ndan biraz bahsetmek isterim. Giyotin Dergi çatısı altında röportajlar, söyleşiler, anket çalışmaları ve Mülkiye ile ilgili haberler yapmak üzere yola çıktık. Uzun ömürlü ve nitelikli bir oluşum olması için elimizden geleni yapıyoruz. Destekleriniz için tekrardan teşekkür ederiz. Dr. Öğretim Üyesi Uğur Tekiner: Rica ederim. SÇ: İsterseniz, ilk sorumuzla başlayalım. Öncelikle, Fransa ve Birleşik Krallık'taki sol partilerin zaferleri seçmen davranışlarındaki değişimi mi yoksa geçici bir tepki yansıtmakta ve uzun vadede bu desteği artırmak için nasıl bir vizyon gerekli? UT: Aslında çok yerinde ve güncel bir soru. Bu iki eğilimi de düşündüğümüzde, her ikisi de diyebilirim. Öncelikle, geniş bir perspektiften baktığımızda bu iki seçim zaferine sadec...