Gerçek Özgürlük, Paylaş Butonunda mı Saklı?
Neden Artık Hiçbir Şeyi Umursamıyoruz?
Yazan: Shahrizoda Hotamova
Günümüz insanı, bilgiye ve özgür seçime erişimi hiç olmadığı kadar kolaylaştıran bir çağda yaşıyor. Artık elimizin altındaki ekranlardan tüm dünyaya ulaşabiliyor, fikirlerimizi paylaşabiliyor ve özgür irademizi ifade edebiliyoruz. Ancak bu görünür özgürlük, paradoksal biçimde bizi daha duyarsız, daha yorgun bireyler haline getirdi. Demokrasi “oy ver, söz hakkın var” diyor; sosyal medya “fikrini paylaş, görünür ol” diyor; kapitalizm “kendin ol, istediğini al” diyor ama gerçekten özgür müyüz? Yoksa sistemin sunduğu hazır şablonlar içinde sadece özgür hissediyor mu oluyoruz? Bilginin fazlalığı, bilinç üretmek yerine duygusal bir yorgunluk yaratıyor. Her gün yeni bir kriz, savaş, trajedi ya da skandalla karşılaşan birey, sonunda kendini korumak için duyarsızlaşmaya başlıyor. Bu duyarsızlık, ilgisizlikten değil; fazlalıktan doğan bir savunma refleksi. Modern umursamazlık, tam da bu noktada doğuyor: Sistemin bireyi yormamak için sunduğu en sessiz itaat biçimi.
Demokratik sistemler, vatandaşlarına söz hakkı tanıdıkları iddiasıyla meşruiyet kazanır. Ancak bu katılımın sınırlarını belirleyen şey, çoğu zaman bireyin değil, kurumsal yapıların gücüdür. Ekonomist Daron Acemoğlu ve James A. Robinson Economic Origins of Dictatorship and Democracy adlı eserlerinde şöyle der: “Demokrasi, vatandaşların sürekli ve örgütlü biçimde hak talep etmeleriyle var olur; pasif vatandaşın olduğu yerde demokrasi değil, biçimsel katılım vardır.” Bugün pek çok insan demokrasiyi bir haktan ziyade bir ritüel olarak yaşıyor. Oy vermek, sistemin izin verdiği sınırlar içinde bir eyleme dönüşüyor. Gerçek güç ise, tıpkı Acemoğlu’nun Dar Koridor kitabında vurguladığı gibi, kurumların hesap verebilirliği ile vatandaşın ısrarcı talepkârlığı arasında denge kurulduğunda ortaya çıkıyor. Bu denge zayıfladığında; birey, kendini etkisiz hissediyor ve ilgilenmemeyi seçiyor. Bugünün dünya siyasetinde medyanın yönlendirdiği gündemler, bireyin algısını şekillendiriyor. Bazı uluslararası krizlerde hızlı tepkiler, yaptırımlar, dayanışma mesajları görülürken; başka trajedilerde sessizlik hâkim oluyor. Bu seçici duyarlılık, toplumun doğru olanı değil, gösterileni umursamasına yol açıyor. Birey artık kendi aklıyla değil, algoritmaların sunduğu görülmesi gerekenlerle düşünüyor. Medya, gerçekliği çerçeveleme biçimiyle bireyin ahlaki pusulasını belirliyor. Bir haberin nasıl sunulduğu, ne kadar süre ekranda kaldığı veya kim tarafından paylaşıldığı bile insanların hangi acıya tepki vereceğini belirliyor. Bu durum, modern demokrasilerin görünürdeki eşitlik ilkesini zedeliyor. Çünkü bilgiye erişim eşit olsa bile, duygusal tepki üretimi manipüle edilebiliyor.
Siyaset, temsilin yerini performansa bıraktı. Artık liderler politika üretmekten çok imaj yönetiyor, vatandaşlar da karar vermekten çok izliyor. Bu yeni düzende vatandaşlık, seyretmek ve paylaşmakla sınırlı hale geldi. Böyle bir ortamda bireyin kendi sesine inanması giderek zorlaşıyor. Bu da modern umursamazlığın temel psikolojisini oluşturuyor: nasıl olsa değişmez düşüncesi. Sosyal medya, modern çağın hem en güçlü hem de en yanıltıcı arenasıdır. İnsanlar burada fikirlerini özgürce dile getirdiklerine inanır; ancak her paylaşım, algoritmaların görünürlük kurallarına göre biçimlenir. Bir trajediye tepki göstermek bile estetik bir tercihe dönüşmüştür. Bir cinayet, savaş ya da yoksulluk görüntüsü ekranlara düşer; birkaç saatliğine gündem olur; sonra bir kahve fotoğrafıyla yer değiştirir. Bu yalnızca ilgisizlik değildir, hız çağının zorunlu unutkanlığıdır. Susan Sontag Başkalarının Acısına Bakmak adlı eserinde bu durumu şöyle açıklar: “Acıya bakmak, onu anlamak değildir.” Modern birey, acıyı anlamak yerine paylaşır; paylaşarak var olduğunu hisseder. Ancak bu, empatiyi değil, dijital görünürlüğü besler. Jean Baudrillard’ın Simülakrlar ve Simülasyon kavramı burada tam olarak devreye girer. Baudrillard’a göre modern toplumda gerçeklik, yerini imgelerin ve temsillerin dünyasına bırakmıştır. Gerçeği yaşamak yerine, onun görünümünü tüketiyoruz. Duyarlılık da artık bir simülasyona dönüşmüş durumda. Herkes biraz üzgün, biraz öfkeli ama hiçbir şey değişmiyor. Sosyal medya bu anlamda, “kolektif vicdan” olmaktan çok bir duygusal boşaltım alanı haline geldi. Duyarlılık estetikleşti, umursamazlık normalleşti. Fakat bu umursamazlığın kökeninde yalnızca teknoloji değil, daha derin bir insanlık hali var.
Modern insan, artık yalnız kalmaktan ve duygusal yoğunluk yaşamaktan korkuyor. Çünkü duygular, sorumluluk gerektirir. Bir acıyı gerçekten hissettiğinde, ona karşı bir eylemde bulunma zorunluluğu doğar. İşte bu yüzden çoğu insan, hissetmemeyi tercih ediyor. Bu farkında olmadan seçilmiş bir uyuşma halidir. Zihinsel sağ kalmak için duygusal ölümü göze alıyoruz. Erich Fromm Özgürlükten Kaçış adlı eserinde bu durumu neredeyse birebir tarif eder: “İnsan özgür kalmaktan çok, ait olmamayı göze alamaz.” Özgürlük, yalnızlık ve sorumluluk getirir. Bu yüzden birey, kendini korumak için çoğu zaman konforlu bir uyum geliştirir. Bu uyum, farkında olmadan itaatkâr bir kayıtsızlığa dönüşür. İnsan, kendi seçimi sandığı davranışlarda bile çoğu zaman sistemin onayladığı sınırlar içinde hareket eder. Sosyal medya, bu davranış kalıbını mükemmel biçimde yeniden üretir. Çünkü orada birey hem farklı, hem de toplulukla uyumlu olmak zorundadır. Farklı görünmezse unutulur, fazla farklılaşırsa dışlanır. Bu denge arayışı, bireyi yavaş yavaş kendi vicdanından uzaklaştırır. Michel Foucault bu durumu daha geniş bir toplumsal çerçevede ele alır. Ona göre modern iktidar, baskıyla değil, “normalleştirmeyle” işler. İktidar en güçlü halini, görünmez olduğunda alır. Yani bizi yönetmek için zorlamasına gerek yoktur; neyi düşünmemiz, neyi hissetmemiz gerektiğini zaten içselleştirmişizdir.
Bireyin sürekli bilgiye maruz kaldığı bu çağda, zihin bir savunma moduna geçer. Her haberde, her trajedide bir parça duygu harcar, sonunda hiçbir şeye tepki veremez hale gelir. Bu, bilinçsiz bir duyarsızlık değil, duygusal tükenmenin sonucudur. Umursamazlık, aslında sürekli değişen bir dünyada sabit kalabilmenin tek yolu haline gelir. Kapitalist sistem, bu duygusal tükenmeyi ekonomik bir avantaja dönüştürmüştür. İnsanların ilgisini kısa süreli tutmak, duygularını anlık tüketime yönlendirmek, pazar ekonomisinin en etkili stratejilerinden biridir. Moda, reklam, dijital içerik; hepsi aynı mesajı verir: Farklı ol, ama fazla sorgulama. Bu, özgürlük değil; kontrollü bir kimlik oyunu. Kimi insan bunu fark eder ama yine de sürdürür, çünkü değişimin maliyeti konfor kaybıdır.
Modern bireyin trajedisi tam da budur: Ne tam uyanık ne de tamamen uyuyan bir hâlde yaşar. Gerçekleri bilir, ama hiçbir şey yapmaz. Çünkü umursamak artık enerji ister, risk ister, yalnızlık getirir. İnsanların çoğu bu bedeli ödemek istemiyor. Onun yerine “bilgili bir ilgisizlik” içinde yaşamayı tercih ediyorlar. Bu yüzden bugün en yaygın duygu hali ne mutluluk ne de öfke; tam anlamıyla bir “duygusal yorgunluk.” Bu yorgunluk halinin sonucunda doğan umursamazlık, sadece bireyin değil, toplumun da çöküşünü hızlandırıyor. Çünkü duyarsız bir toplum, haksızlık karşısında tepki veremez; adaleti değil, huzuru tercih eder. Oysa gerçek huzur, adaletsizlikleri görmezden gelmekte değil, onları dönüştürme cesaretinde yatar. Fakat modern birey artık cesur olmak istemiyor, güvende olmak istiyor ve sistem, tam da bu güvenlik ihtiyacını kullanarak kendi devamlılığını sağlıyor.
Bugün sessiz kalan birey, aslında özgür değil, sadece rahat. Bu rahatlık, modern çağın en tehlikeli uyuşturucusu haline geldi. Çünkü sistem, sorgulamayan bireyi sever. Tepki vermeyen kalabalıklar, en kolay yönetilen topluluklardır. Umursamazlık bu yüzden bireyin özgürlüğünün değil, cesaretsizliğinin maskesidir. Gerçek özgürlük, seçim yapma eyleminde değil, neden seçtiğini sorgulama cesaretindedir. Belki de özgürlük, evet demekte değil; bazen hayır diyebilme gücündedir. Modern dünyanın en büyük trajedisi, her şeyin biliniyor ama hiçbir şeyin hissedilmiyor oluşudur. Bu yüzden umursamazlık, artık bir ruh hali değil, bir çağ tanımıdır. Duyarsızlık, bireyin kendini koruma biçimi olarak başladı, ama şimdi insanlığın ortak dili haline geldi. Eğer bir umut varsa, bu umursamazlığın farkına varmakta yatıyor. Çünkü farkındalık, yeniden hissetmenin ilk adımıdır. Belki de ilk yapılması gereken şey, yeniden umursamayı öğrenmektir. Her şeye rağmen, hâlâ insan olmanın gereğini yerine getirmek için.
