Her şey Bir Tatille Başladı: The French Dispatch
Yazan: Derin Saraçoğlu
“The French Dispatch of the Liberty, Kansas Evening Sun”, Türkçesiyle “Liberty, Kansas Evening Sun Fransız Postası”, kısa adıyla “The French Dispatch”; Wes Anderson tarafından yazılan ve yönetilen, önce 12 Temmuz 2021’de Cannes Film Festivali'nde daha sonra da 22 Ekim 2021’de Amerika’da yayınlanmış antolojik bir komedi-dramadır.
Film 1975’te Fransa’nın kurgusal bir kasabası olan Ennui-sur-Blasé’de, Fransız Postası’nın kurucusu ve yayın müdürü Arthur Howitzer Jr.‘ın (Bill Murray) ölümüyle başlar. İşinin başındayken kalp krizi geçiren Howitzer vasiyetinde yazdığına göre kendisi öldüğünde son bir vefat ilanı sayısından sonra derginin kapatılmasını ister. Böylece bu son sayıyı oluşturan üç büyük hikâyeyi anlatacak olan 108 dakika başlar.
Hikâyelerden bahsetmeden önce şunu belirtmek isterim ki Wes Anderson hayran kalınacak derecedeki karmaşık hayal gücüyle hem anlamlandırması hem de takip etmesi güç filmleriyle tanınıyor. Bu filmde aşk, sanat, politika, tutku gibi birçok tema, iç içe geçmiş ve sembollerle süslenmiş olarak karşımıza çıkıyor. Görsel, müzik, renk, ritim ve koreografinin muazzam birleşiminden oluşuyor ve bana sorarsanız filmin asıl amacı seyircinin olayı takip etmesinden ziyade bütün bu temaların içinde kaybolması. Daha önce “bir araya gelmiş mantıksız fikirler” veya “zayıf bir sürrealizm denemesi” olarak nitelendirilmiş olması az çok neden bahsettiğimi tahmin etmenizi sağlayabilir. Bu tarz yorumlara katılmamakla birlikte hikâyenin akış hızının, Anderson’un tarzına alışık olmayan birine şaşırtıcı gelmesinin anlaşılabilir bir durum olduğunu söylemek isterim.
Bahsi geçen üç ana hikâye başlamadan önce derginin ilk bölümü olan Yerel Renkler Bölümü’nün yazarı Herbsaint Sazerac’ı (Owen Wilson) görüyoruz ve Sazerac bizi “Bisikletli Muhabir” makalesiyle olayların geçtiği mekân olan Ennui-sur-Blasé’de turistik bir geziye çıkarıyor. Şehrin belli noktalarının geçmişteki ve şimdiki durumlarını karşılaştırıyor, değişen ve dönüşen değerleri, insanları, daha sonra göreceğimiz bazı yerleri ve hatta ortalama yağış miktarına kadar yerel istatistiksel bilgileri anlatıyor.
Sanat ve Sanatçılar Bölümü için “Beton Başyapıt” makalesinde J.K.L Berensen (Tilda Swinton), bir sanat galerisinde verdiği derste, çifte cinayetten elli yıl ceza almış ve Ennui Cezaevi-Tımarhanesi’nde yatan Moses Rosenthaler’ın (Benicio del Toro) sanat kariyerini anlatıyor. İkinci dereceden vergi kaçakçılığı nedeniyle aynı yerde bulunan sanat simsarı Julien Cadazio (Adrien Brody) amatör mahkûmların el işi sergisine bakarken Bay Rosenthaler’ın hapishanede bir gardiyan olan –aynı zamanda romantik bir ilişki içerisinde olduğu- Simone’un (Léa Seydoux) çıplak bir portresini soyut olarak resmettiği tabloyu görüyor ve Rosenthaler’ı ikna edip bu tabloyu satın alıyor. Kariyeri bu şekilde başlayan Rosenthaler, bir süre sonra hapisten çıkan Cadazio’nun pazarlamalarıyla ünleniyor ve ilham arayışı onu intiharın eşiğine getirse de Cadazio’nun ısrarlarıyla tutuklu olduğu yerde bir eser ortaya çıkarmayı kabul ediyor. Fakat eserini görmek için kilometrelerce yol gelen ve yıllar içerisinde neredeyse hiç resim yapmadığından sabırsızlanan diğer simsarlar ve sanatçılar için Rosenthaler’ın fresk* eseri büyük bir tepkiye neden oluyor. Bu hikâyede onu “bir sanat dehası” olarak gören Cadazio ile olan bağını, tahliyesinden sonra da iletişimde kaldığı ancak bir daha göremediği ve âşık olduğu kadın Simone’la ve kendisinin sanatla, özgürlükle ve tutsaklıkla arasındaki ilişkiyi dinliyoruz. Yaratıcılık ve sınırlılığın belirgin olduğu sahneleri siyah-beyaz; minimal, klasik ve düşük tempolu müzikler eşliğinde izlerken, sanatın ve ticaretin absürtlüğünün öne çıktığı sahnelerde ise hem renkli hem de daha hareketli ve hızlı akan bir görüntü oluyor. Bu da gerçekten -o anda izlerken fark edilmese bile- seyir esnasında alınan zevki büyük derecede yükselten bir detay.
Politika/Şiir Bölümü’nün makalesi, Ennui sokaklarında ortaya çıkan bir öğrenci protestosunu yakından takip eden Lucinda Krementz (Frances McDormand) tarafından yazılan “Bir Manifestonun Düzeltmeleri”. Erkek öğrencilerin kız yurduna girebilme talepleri üzerine başlayan tartışmalar büyük bir ayaklanmaya dönüşüyor. Bu sırada “tarafsız gazeteci” olarak rapor hazırlamak için orada bulunan, hayatını yazarlığa adamış, bilerek yalnız kaldığını iddia eden ancak izlerken bu konuda çelişki içinde olduğuna emin olduğumuz Krementz; yazdığı manifestoyu düzenlemek için ondan yardım isteyen ve ayaklanmanın lideri olan genç Zefirelli (Timothée Chalamet) ile romantik bir ilişkiye giriyor. Gençlik tutkusunun verdiği dağınıklık ve saflıkla ortaya konulmuş manifesto, özgürlüğü amaçlayan ancak neyi nereye koyacağını bilemeyen gençler tarafından yazılmış olduğu aşikâr bir metin hâlindedir. Krementz’in düzeltmeleri ve eklemeleriyle tamamlanan manifestonun son durumu devrimci gençlerden biri olan ve sürekli Zefirelli ile ters düşen Juliette’i (Lyna Khoudri) hiç memnun etmez. Juliette bunun için “gazeteci tarafsızlığı”nı koruyamayan ve Zefirelli ile ilişkiye giren Krementz’i suçlar. Krementz bu tartışmada anlar ki genç olmak tutkudan ibaret olmaktır. İki öğrenciye “Kavga etmeyi bırakın, gidin sevişin.” dedikten sonra çekilir ve Zefirelli’yle Juliette’in birbirine olan duyguları ilerleyen sahnelerin renklenmesiyle anlatılır. Daha sonra Zefirelli bir korsan radyo istasyonunu tamir etmeye çalışırken ölür ve devrimci hareketin simgesi olarak kalır. Bu hikâyeye damgasını vuran, Zefirelli ve Juliette’le özdeşleşmiş, Le Sans Blague**’da ve iki gencin aşkını anlatan sahnelerde çalan “Aline” şarkısı, orijinali Cristophe’a ait olan Fransızca versiyona Jarvis Cocker tarafından yapılmış bir yenilemedir ve The French Dispatch yayınlanmadan önce Wes Anderson şarkının müzik videosunu yönetmiştir. Böyle bir şarkıyı; bir mekânla, karakterlerle ve sahnelerle birleştirmek yine Anderson’ın hayranlık duyulacak yaratıcılığının bir parçasıdır. Kusura bakmayın, konu bu olunca ben de tarafsızlığımı pek koruyamıyorum.
Roebuck Wright (Jeffrey Wright) bir televizyon programında, derginin muhabiri olarak, dar bir yarımadada bulunan Bölge karakolunun şefi Komiser Nescaffier’e (Stephen Park) sorular sormak üzere gittiği Emniyet Müdürü’nün özel odasında yer alan yemekte başına gelen ilginç olayları anlatmak üzere yazdığı makalesini seslendirir. Tatlar ve Kokular Bölümü: “Emniyet Müdürü’nün Özel Odası”. Komiser Nescaffier, gözetleme ve devriyelerde ortaya çıkmış “polis mutfağı”nın uzmanıdır. En büyük hedefi olan Emniyet Müdürü’nün özel yemek odasında şef aşçı olarak görev yapar. Wright masaya oturur ve Nescaffier pişirmeye başladıktan sonra yemek bir telefonla bölünür. Emniyet Müdürü’nün oğlu Gigi (Winsen Ait Hellal), Ennui mafya babalarının şehre getirdiği haydut ve tetikçilerden oluşan büyük suç şebekelerinin muhasebecisi “Abaküs” Albert’in (Willem Dafoe) yakalanması ve karakolda tutulması üzerine rehin alınmıştır. Çocuğun yerini bulan polisler binanın önünde beklerken Gigi borular aracılığıyla Mors alfabesiyle “Aşçıyı gönderin.” mesajını iletir. Bunun üzerine Komiser Nescaffier içeri girer ve herkes hazırladığı zehirli tuzlu turplardan yer (Gigi’nin sevmediğini bildiği için turp hazırlamıştır.). Ancak şoförün de turp sevmediğini fark ettiklerinde şoför çoktan çocukla kaçmaya başlamıştır. Emniyet Müdürü ile Gigi ve şoförün arasında uzun bir kovalamacanın ardından Gigi babasına ulaşır. Hikâyenin şimdi bahsedeceğim kısmı onu fazla üzdüğü için makaleden çıkaran Wright’a, Howitzer en iyi kısmı olduğunu söyleyerek karşı çıkar ve eklemesini ister. Zehirli yemekleri -önce ona tattırıldığı için- yedikten sonra zar zor hayata döndürülen Nescaffier yatağının başında oturan Wright’a dönüp “Bir tat vardı.” der ve o anda acının içinde bile bir güzellik bulduğunu anlarız. Zehirli turpun toprağımsı tadı, yabancı ve ölümcül bir lezzet olmasına rağmen onun için yeni bir keşiftir. Ona göre her tat, ister acı ve ölüm getirsin, sanatının bir parçası hâlindedir. Turpları yemesi istenince itiraz etmeden yemesinin sebebi de cesaretinden değil, hâlihazırda “yabancı” olduğu bu insanların gözünde bir hayal kırıklığı olmak istememesindendir. “Belki -şanslıysak- zamanında ev dediğimiz yerlerde eksik kalan bir şeyleri burada bulabiliriz.” Böylece Fransa’ya yabancı olan iki göçmenin arasında geçen bu konuşma daha derin bir boyut kazanır. Bu sırada karakolda unutulan “Abaküs” Albert’in tutulduğu “Tavuk Kümesi” isimli kafesin, yazar Wright için de bir anlamı olduğunu, daha Ennui’deki ilk haftasıyken homoseksüelliğinden dolayı oraya atıldığını ve Howitzer’ın onu kefaletle oradan çıkarıp ona bu dergi işini verdiğini öğreniriz. Tatlar ve Kokular Bölümü olmasına rağmen polisiyeyle harmanlanmış ve yine dönüp dolaşıp sevgiye ve tutkuya bağlanmış olan bu hikâyede de aynı diğerleri gibi renkler ve sesler, müzikler ve sahnelerin dizilimi -özenle- olaylarla paralel bir şekilde ilerletilmiştir.
Filmin en sonunda Arthur Howitzer Jr.’ın odasındayız. Masasının başındayken ölen Howitzer yine -morgda grev olduğu için- masasında bekletilmektedir. Dergide çalışan herkes odadadır. Beraber ölüm ilanı yazmaya başlarlar ve film burada son bulur.
Wes Anderson’a “özden çok stil” şeklinde gelen eleştirileri en net şekilde görebileceğimiz filmlerinden biri bu. Simetrik kadrajlar, kullandığı renk paleti, küçük ama sembolik objeler, birer canlı tablo oluşturması, sahneleri neredeyse bir sayfa diziyormuş gibi düzenlediğini gösteriyor. Olaylar yaşanıyor, bir hikâye oynanıyor ama anlatılanlar yalnızca konu olarak kalmıyor; Anderson’ın sunum ve estetiğin üzerine düşmesiyle bir deneyime dönüşüyor. Karakterlerin de birbirinden tamamen farklı küçük dünyalar olması, çok sesli ve çeşitli, aynı zamanda da bütünün parçası olan bir sinema ortaya çıkarıyor.
Howitzer filmde birkaç kere “Öyle bir yaz ki, bilerek öyle yazmışsın gibi görünsün.” diyerek gazeteciliğin hem gerçekleri aktarmak hem de bunu estetik kaygıyla, güzel bir şekilde sunmak demek olduğunu belirtiyor. Başından beri filmle ilgili anlattığım bütün şarkılar, renkler, hikâyeler ve daha fazlası bir bütün olarak düşünüldüğünde gerçekten de The French Dispatch, Wes Anderson tarafından “gazeteciliğe bir aşk mektubu” olabilir.
*: Yaş duvar sıvası üzerine kireç suyunda eritilmiş madenî boyalarla resim yapma yöntemi.
**: Wes Anderson’ın filmde oluşturduğu kurgusal kafe, Türkçesiyle “şaka değil”.
Kaynakça:
https://www.rottentomatoes.com/m/the_french_dispatch