LALE TÜNEMİŞTİR EVİMDE
Yazan: Pespaye
Perde açılır... Güzelliğiyle nam salmış mamur yerin içinde sahnedeyim. Nereden aklıma geldi, bilmiyorum. Her şey bittikten 12 yıl sonra… Paylaşılmayan mutlulukların yarattığı mutsuzluklar âlemiydi. Önce ben yandım, sonra benimle birlikte her şey... Yakılan ve yananların ortak sahnesini paylaşıyorum şimdi.
İlk ışığın gölgesi, sahtekâr bir ışığın önüme sundukları Sadabat’ın pürüzsüz, soğuk mermer zeminleriydi. Bu mermerden yapılmış büyüleyici güzelliğin ben de bir parçasıydım. Bu güzellik veren, mamur yerin, ben de bir parçasıydım.
“Geh varıb havz kenarında hırâmân olalım
Geh gelib Kasr-ı Cinân seyrine hayran olalım”*
Bir anın ölümsüzlüğüyle süslenmiş bu kasırda, içimde büyüttüğüm ve sırtımda taşıdığımla her adımım, bir öncekinden daha da küçük. Geçiyorum usul usul gümüş kanalın** kenarından. Denizin mumları benimle birlikte salınıyorlar. Bu zevkin, bu inceliğin birer yansımasıyız. Ayrı ayrı bir bütün oluyoruz. Güzellik bizimle ahenkleşiyor.
Bir kıpırdanış var, nefes alan avizede, can katan çiçek kokuları tütüyor. Şefk u tarabla coşmuş bu yer, Nedim’in dizelerindeki esas yer:
“Bak Sitanbûl'un şu Sadâbad-nev bünyanına
Âdem’in canlar katar âb u hevâsı canına”*
Bir zamanın nabzı bu bahçede atar; gülün her açılışı bir devrin sevinci, suyun her kıvrımı bir asrın şarkısıdır. Gözüme ilişen, kendini yeşile rakip bilmiş gecenin ayı gibi parlayan seyir köşküydü: Kasrı Neşat. Tülden elbisesini giymiş, ince nakışla süslenmiş sütunlarıyla kahverengi saçlarıyla bir kadına benziyordu. Lalenin kadınlarına...
Bu ince güzelliğin ortasında duran, tatlı hayatın mimarları: Damat İbrahim Paşa ve 3. Ahmet. İzleyenlere ihtişam borçlu olduklarını düşünüyor olabilirler ki, eğlencelerini halka seyir sunuyorlardı. Gören gözlere bir eğlence, göremeyen gözlere işkence. Âlem âlem değil ki, laleler nasıl lale olup renk katsın. Yükselen kadın kahkahaları eşlik ediyor güzel çiçek kokularına.
“Gel hele bir kerecik seyret göze olmaz yasağa
Oldu Sa'dâbâd şimdi sevdiğim dâğ üstü bâğ”*
Seyirlik gösterinin itilen tarafında bir kin var: mahrum bırakılmışlığın kini. Onların da var benim sırtımdakinden. Farklıysak da değiliz farklı birbirimizden. Işık saçar benim sırtımdaki, ışık yakar onlarınki.
Neşe pavyonunun kenarından geçerken, gecenin tonu her dakika değişmekteydi. Müziğin sesi bir yükselirken bir alçalıyordu. Ayın ışığından büyülenenler, bizi göremez oldu. Her adımda uzaklaştık, görmek istedikçe uzaklaştık. Bize kalan bir şahitlikti.
“İşte üç çifte kayık iskelede âmâde
Gidelim serv-i revânım, yürü Sa’dâbâd’a”*
Işığım bin parçaya bölündü, hepsi birer isyancıya dönüştü. Bin ateş, bin harap yarattı. Yüküm zamanla harlandı, Sadabat’a kadar vardı. Nedim’den geçti ve Sadrazamın kanında son buldu. İsyanın adı Patrona Halil idi.
Cılız ışıltım sonunda sönmekteydi. Devrin sonunu da getirdik, laleleri de yaktık. Büyük zarafetin sonu zarafetle öldürülmek oldu. Bir kerecik seyrettik göze olmaz yasağı ve parça kalmadı artık o yasaktan.
Gördüm, işittim, koca bir döneme şahitlik ettim. Mumum söndü ve ben de söndüm artık bu yalancı aydınlıkta. Söze nasıl başlanırsa, öyle bitirilir: perde kapanır... Ateşiyle nam salmış mamur harabenin içinde bir sahnedeyim.
.
"Bir nîm neş'e say bu cihânın bahârını,
Bir sâgar-ı keşîdeye tut lâlezârını."*
*Nedim’den alıntıdır.
**“Gümüş Kanal”: Lâle Devrinde, o zamanlar Sâdâbâd adı verilmiş olan Kâğıdhânedeki mâmurede, Kâğıdhâne deresi kenarına yapılmış rıhtımlara verilmiş olan isimdir. Lâle Devrinin en mümtâz şâiri, divanı ile o devri kendi başına temsil eden Nedim Cedveli Sîm’den Sâdâbâdın şânında tanzim ettiği bir kasîdede bahsediyor.
