Ana içeriğe atla

Latin Amerika’nın dalgalı siyaseti

 Latin Amerika’nın dalgalı siyaseti

Yazan: Murat Arda Yavuz


Amerika’nın tarihi 1492 yılında İspanyolların keşfetmesiyle dramatik bir şekilde değişti. Kıtayı sömürgeleştiren conquistadorlar* yerli halkı ve doğal madenleri yüzyıllarca sömürdüler ve Avrupa’ya akıttılar. Bu durum güçlü bir toprak sahibi sınıf yarattı. 19. yüzyılın başlarında Latin Amerika ülkeleri bağımsızlıklarını kazanırken bu sınıf başı çekti ve sonrasında kıtayı caudillo* rejimleriyle on yıllarca yönetti. Bu dönemde bölge Avrupa’dan büyük bir göç aldı. Sanayileşme Buenos Aires ve Mexico City gibi büyük metropoller yarattı. Ancak bu metropoller hem burjuvaziyi hem de favelalarda* yaşam mücadelesi veren işçi kesimini bir arada bulundurarak eşitsizliğin en belirgin sembolü oldular. ABD Monroe Doktrini’yle yürüttüğü emperyalist politikalarla bölgeye müdahalelerde bulundu. Diktatörlükler yarattı ve destekledi. 1990’lara gelindiğinde Soğuk Savaş’ın bitmesi ve ABD’nin tek hegemon güç olarak anti-komünist politikasını rafa kaldırması bölgede yeni sol hareketliliğe izin verdi. Bazen sermaye ile çatışarak bazen de işbirliği içinde tek tek iktidara gelmeye başlayan sol hareketler bölge siyasetini kökten değiştirdi, küresel etkilere yol açtı. Latin Amerika’nın 90’ların sonundan günümüze kadar devam eden “dalgalı siyaseti” bu şekilde başladı.

20. yüzyıl Latin Amerika ülkelerinde kalkınma çabalarıyla geçti. 1920’lerde başlayan “İthal İkameci Kalkınma” özellikle 2. Dünya Savaşı zamanında bölgeye kalkınma getirdi. Dışarıdan alınan ürünlerin gümrük duvarlarıyla içeride üretilmesiyle kalkınmayı savunan model yıllık ortalama %6’ya yakın büyüme elde etti. 1970’lere kadar devam eden bu model 1973’te Şili’de Pinochet darbesiyle dönüşmeye başladı. Neoliberalizmin en erken uygulandığı ülkelerden olan Şili bölgeye örnek oldu. Özellikle petrol kriziyle bölge ülkelerinin cari açıklarının artması, borçlanma maliyetlerinin yükselmesiyle 1982’de ortaya çıkan borç krizi, ekonomileri dönüşmeye zorladı. Yüksek cari açıkların ve enflasyonun vurduğu 1980’ler bölgede “kayıp on yıl” olarak adlandırıldı. 1989’da Brezilya ve Arjantin’de, 1990’da  Peru’da neoliberal popülist partiler iktidara gelip ekonomiyi serbestleştirdiler. Peru’da bir şok terapisi uygulandı. İş yasaları gevşetildi, yabancı sermayenin anayasal korumaya alınmasıyla enflasyon dizginlendi. Tüm bunlara rağmen Latin Amerika genelinde büyüme oranları ithal ikameci dönemin gerisinde kaldı. Üst sınıfların zenginleşmesiyle sosyal hoşnutsuzluklar arttı.

1990’lara kadar iki partili, ideolojik farklılıkların az olduğu bir nevi oligarşik şekilde yönetilen Venezuela petrole bağlı bir kamu maliyesine sahipti. Petrol gelirleri küçük bir orta sınıf yarattı, neoliberal politikaların getirdiği yoksullaşma, siyasi meşruiyetin kaybıyla 1989’da başkentte “El Caracazo” olarak adlandırılan protestolar toplumsal hoşnutsuzluğu ortaya çıkardı. Bastırılan isyan Venezuela’da sol popülist Hugo Chávez’in iktidarına giden süreci başlatmış oldu. Yarbay Chávez, bir darbe girişimi ve hapisten sonra 1998’de seçimle iktidara geldi. Böylece Latin Amerika’da “Pembe Dalga” adını verdiğimiz sola kayış başladı. Chávez iktidarının özellikle ikinci döneminde petrol gelirlerini sosyal politikalara aktardı, halk meclisleri kurdu. Bolivarcılık adı verilen bir nevi Latin Amerika milliyetçiliğini benimseyerek bölge ülkeleriyle ittifaklar kurdu. Chávez, halkı temsil ettiğini, halkın oligarşi olarak adlandırdığı zengin kesimlere karşı uzlaşmaz bir mücadele yürüttüğünü iddia etti. Sol popülizm veya Latin Amerika’da 21. Yüzyıl Sosyalizmi olarak adlandırdığımız siyaset biçimi Avrupa’ya kadar yayıldı. Chávez’in ardından kıta genelinde sol popülistler sırayla iktidara geldi. 2002’de Brezilya’da Lula, 2003’te Arjantin’de Kirchner seçimleri kazandı. 2005’te Uruguay ve Bolivya, 2006’da Şili, 2007’de Ekvador ve 2008’de Paraguay’da sol isimler seçimleri kazandı. Şili ve Paraguay’da merkez-sol iktidardaydı. Ekvador ve Bolivya ise Venezuela’yı izleyerek radikal bir tutumla sol iktidarı güçlendirmeye çalıştılar.

2005’te Bolivya’da seçimleri Evo Morales ve partisi Sosyalizme Doğru Hareketi (MAS) kazandı. MAS ülkenin su ve doğal gaz kaynaklarını kamulaştırdı. Doğal gazın ve madenlerin ihracından gelen geliri sosyal yardım programlarına aktardı. Su kaynaklarının kamulaştırılmasıyla Morales, yerli nüfusta destek topladı. Bir yerli olan Morales’in bu politikaları, Latin Amerika’da ‘indigenismo’ dediğimiz yerlici siyasetin önemli örneklerindendir.“Indigenismo Pembe Dalga” itibariyle bölge ülkelerinde etkisini artırmıştır. Sonrasında Peru ve Ekvador da bu siyaset biçiminden etkilendi. Arjantin’de 2003 yılında iktidara gelen Kirchner hükümeti ülkesine özgü Peronizm’in sol kanadını temsil ediyordu. İşçilerin desteğine yaslanan hükümet ihracat gelirlerini sosyal yardımlarda kullandı. Gümrük duvarları yaratarak iç sanayiyi korudu, ekonomik büyüme yarattı. IMF ve ABD’ye karşı anti-emperyalist sert bir dış politika yürüttü. 

Brezilya’da ise 2002’de iktidara gelen Lula ve İşçi Partisi (PT) daha önceki sosyalist olan programını terk etti. Lula sembolik olarak ilk defa takım elbise giydi. Sermaye sınıfının desteğini almak amacıyla halka açık mektup olarak bilinen bir bildiri yayınladı ve şirketlerin çıkarlarını güvence altına aldı. Başkan yardımcısı adayı olarak da iş dünyasından bir isim seçti. Arjantin’in aksine Brezilya ABD ile işbirliğine odaklanan bir dış politika yürüttü. Parlamentodaki merkez sağ gruplarla mecburi olarak ittifak kuran Lula, ekonomik büyümeye odaklanan bir siyaset izledi. Artan emtia fiyatlarından gelen gelirler yoksul kesimlere aktarıldı. En ünlüsü “Bolsa Familia politikasıdır”. Eğitim ve sağlık alanında halka hizmet götürülerek yoksulluk azaltıldı. Lula, 2011’de başkanlığı bırakırken %87 görev onayına sahipti.

Pembe dalganın tüm bu kazanımlarına rağmen solcu iktidarlar bölgede yapısal değişimlere gitmedi. Hemen hepsi ülkelerinin emtia fiyatlarına bağımlı ihracatçı ekonomisini kullanarak kendi politikalarını hayata geçirdi. Bu durum iktidarlarını finanse ederek kırılgan ve krizlere açık bir model oluşturdu. 2010’larda ilk dönüşüm Arjantin’de oldu. 12 yıllık Kirchnerler yönetimi Aralık 2015’te merkez-sağcı iş adamı Mauricio Macri’nin seçimleri kazanmasıyla son buldu. 2011’den itibaren emtia fiyatlarının düşmesi ekonomik büyümeyi yavaşlatarak iş dünyası yanlısı bir hükümetin geri dönüşüne sebep oldu. 

En dramatik dönüşümse Brezilya’da yaşandı. 2011’de Lula’nın halefi Rouseff 2016’da yolsuzluk suçlamasıyla azledildi. Lava Jato(Araba Yıkama) Operasyonu kapsamında daha sonradan ABD’li muhafazakâr çevreler ve iş dünyasıyla da bağlantılı olduğu ortaya çıkan pek çok savcı, siyasetçilere soruşturmalar açmaya başladı. Rousseff hükümeti yavaşlayan büyüme sebebiyle popülerliğini yitirmişti. 2014’te de seçimleri kıl payı kazanmıştı. Arjantin gibi ihracata bağımlı kırılgan ekonomi PT iktidarının sonunu hazırladı. Rousseff’ten sonra yerine Michel Temer geldi. Temer, merkez-sağ siyasetten geliyordu. Brezilya bu ortamda 2018 seçimlerine gitti. Radikal-sağcı Jair Bolsonaro bu dönemde siyaset sahnesinde yükseldi. PT seçimlerde Lula’yı aday yaparak Bolsonaro’yu yenme düşüncesindeydi. Ancak Lula’ya seçimden sadece bir ay önce siyasi yasak geldi ve adaylığı engellendi. PT apar topar başka bir aday bulsa da seçimleri ezici şekilde kaybetti. 2016’da Peru’da ve yine 2018’de de Şili’de merkez-sağ isimler iktidara geldi. 

Literatüre “Muhafazakâr dalga” olarak geçen sol iktidarların sonunu ifade eden bu olayların dışa bağımlı ekonomi haricinde de siyasal sebepleri vardı. 2016’da ABD’de Trump’ın seçilmesi dünyada sağ 

popülizme alan açtı. Hem Avrupa’da hem Latin Amerika’da Trump benzeri siyasetçiler öne çıktı. Türkiye, Macaristan, Polonya demokratik gerilemeler yaşadı ve hükümet söylemlerinde AB karşıtlığı ve milliyetçilik daha görünür oldu. Latin Amerika’daysa geleneksel muhafazakârlıkta gerilemeler yaşandı, Trump tipi popülist sağa alan açıldı. Geleneksel merkez-sağ iktidarlar normalde ekonomik liberalizm, iş dünyası yanlısı olmalarıyla ön plandaydılar. Zayıf bir sosyal muhafazakârlık ve ABD yanlısı dış politika da bunun bir parçasıydı. 2016 sonrası Bolsonaro gibi isimler sosyal muhafazakâr duruşlarını sertleştirdiler. Ekonomide devletin rolünü küçülten bir tavır aldılar. Hristiyanlığa ciddi vurgular yaptılar. ABD’deki popülist-sağ ideoloji, Trump tipi söylemleri birleştiren sağ-popülist siyasetçiler her yerde seçimleri kazanamasalar da merkez-sağın iktidara gelmesine yardımcı olup  politikalarını etkiledi.

          Sol hükümetlerin başarısızlıklarının ardından gelen muhafazakar dalga sol hareketi zayıflattı ama güçten düşüremedi. Pembe dalga hükümetlerinin tıkanması kıtaya değişim getirmişti ama hiç biri uzun vadeli olmadı. Arjantin’de Macri, IMF’den borç alma yoluna gitti. Vadettiği politikaların birçoğunu uygulamadı, enflasyon da yükseldi. Peru’da başkanlık ve kongreyi elinde bulunduran partilerin farklı oluşu siyasi bir kriz yarattı. Şili’de protestolar ülke gündemini sarstı. Son darbeyi de Covid-19 salgını vurdu. Dünya ekonomisindeki sarsılmalar, kapanmalar bölge ülkelerini küçülttü. Peru ve Brezilya’da salgın toplamda bir milyona yakın can aldı. Bunda Bolsonaro’nun politikaları etkiliydi ve popülaritesini düşürdü. Salgın gündeminin ABD’de de Trump’ı iktidardan etmesi doğal olarak Latin Amerika’ya da yansıdı. 

Meksika (2018) ve Arjantin’de (2019) sola kayış başlamıştı. 2021’de Peru ve Şili, 2022’de de Brezilya ve Kolombiya sol hükümetleri seçti. Brezilya’da Lula seçimleri aşırı kutuplaşmış bir ortamda kıl payı kazandı. Şili’deyse hem sağ hem de solda daha radikal isimler ön plana çıktı. Ülke, Allende’den beri en solcu başkanını seçti ancak karşısında da meşhur darbeci Pinochet’in ideolojisinden esinlenen Bolsonaro tipi radikal sağcı Kast vardı. Bu değişim ikinci bir pembe dalga olarak anılsa da aslında çoğu ülkede büyük değişiklikler olmadı. Arjantin enflasyonu dizginleyemeyerek büyük bir ekonomik krize sürüklendi. Şili’de sol yeni bir anayasa yapmayı denedi. Dünyanın en ilerici anayasası olarak nitelendirilen değişiklik reddedilerek hükümetin ve başkanın itibarını zedeledi. Brezilya’da Lula hükümeti büyük bir başarı yakalayamadı.

Kıtadaki ikinci sola kayış da büyük değişimler getirmedi. Tersine Peru’da başkan Castillo’nun kendi kendine darbe yapmaya çalışıp azledilmesi, solun itibarını zedeledi. Venezuela, Nikaragua’da kurulan otoriter rejimler de buna zemin hazırlamıştı. Üstüne hükümetlerin vaatlerini gerçekleştirememesi eklenince günümüzde yeni bir sağ dalga oluşumunu tetikledi. Buna önayak olan dönüşüm Arjantin’de yaşandı. 2023 yılında ülke dünyanın ilk liberteryen başkanı Javier Milei’yi seçti. Milei devletin ekonomiye olabilecek en az müdahalede bulunması gerektiğini savunuyordu. Bunu yaparken Trump tipi sağ-popülist bir söylem geliştiriyor, sosyal muhafazakâr görüşleri harmanlıyordu. Seçildikten sonra sert kemer sıkma politikalarıyla enflasyonu dizginlemeyi başardı, rol model olarak görülmeye başlandı. Bir başka rol model El Salvador oldu. Devlet başkanı Bukele, çetelere karşı büyük bir başarı gösterdi.

Milei’nin ekonomik, Bukele’nin de güvenlik alanındaki politikaları diğer ülkelerdeki sağcı figürlerin benzer gündemler belirlemesini sağladı. 2023’te seçilen Ekvador devlet başkanı Daniel Noboa çetelere karşı Bukele tarzı bir mücadeleye girişti. Şili’de başkan adayı aşırı sağcı Kast ekonomik serbestleşme ve suça karşı savaş gündemiyle 2025 seçimleri için kampanya yürütüyor. Brezilya’da da ‘Missão’ (Misyon) isimli yeni bir sağ siyasi hareket 2026 seçimlerine hazırlanıyor. İkinci pembe dalga hükümetlerinin kıtanın çoğu yerinde başarısızlığa uğraması önümüzdeki yıllarda yeni bir sağ dalganın önünü açıyor. Bu sene Bolivya’da 20 yıllık MAS iktidarı büyük bir çöküş yaşadı. Sol ikinci tura bile çıkamadı ve merkezci Rodrigo Paz ülkenin yeni başkanı oldu. Arjantin’de Milei hükümeti yolsuzluk skandallarına rağmen ara seçimlerde başarılı oldu. Peronist sol muhalefetin etkili bir alternatif olamaması bunun sebebiydi. Bu sene Şili’deki seçimlerde Pinochet hayranı Kast’ın kazanması yüksek olasılık olarak görülüyor. 2026 yılında Peru, Brezilya ve Kolombiya’da yapılacak olan seçimlerde sağ ve aşırı-sağcı kesimlerin şansı yüksek görünüyor. On yıl önceki muhafazakâr dalganın aksine 2020’lerin ikinci sağ dalgası sert ve radikal görüşlere sahip siyasilere iktidara gelme şansı tanımakta. Hristiyan köktenci görüşlere sahip, kadınların oy hakkını sorgulayacak kadar gerici olan isimler Peru ve Şili’de yükseliyor ve seçilme olasılıkları oldukça yüksek.

Milenyumda büyük bir dönüşüm yaşayan Latin Amerikadaki sol partiler çoğu ülkede iktidara gelerek siyasi yapıyı değiştirdiler. İktidarlar doğal kaynak ihracatı üzerinden politikalarını finanse ederek ekonomik büyüme yarattılar. Ancak bu uzun vadeli olamadı ve demokratikleşitirici reformlar da bazı yerlerde suiistimal edildi. Venezuela ve Nikaragua seçim çalmaya varacak kadar otoriter rejimlere dönüştüler. Bolivya’da referandum tanımama, seçim hırsızlığı denemesi yapıldı. Peru’da başkan başarısız bir darbe girişiminde bulundu. Bu tecrübeler solun özgürleştirici iddiasına darbe vurdu ve sağ figürler bu ülkeleri konu alarak propaganda yaptı. Popülist sağ bunu kullansa da Brezilya’da İşçi Partisi’nin iktidardan ediliş sürecinde yaşananlar, Peru’da darbeci başkan sonrası kurulan sağ destekli otoriter rejim, yine Brezilya’da Bolsonaro’nun seçimleri kazanamaması hâlinde darbe planlarının ortaya çıkması sağın da demokrasi konusunda samimi olmadığını gösterdi. Trump’ın 2024’te tekrar seçilmesi Latin Amerika’da da Trump’la iyi geçinecek olası sağ başkanların otoriterleşme riskini barındırıyor. Bunlar rağmen Uruguay, Guatemala ve Meksika’da sol hala kuvvetli, ciddi bir radikal sağ tehdit bulunmuyor. Brezilya’da Lula seçimleri hala kazanabilir. Bu istisnalar gelinen noktada bölgedeki dalgalı siyasetin yakında sona ererek merkezden ziyade net sağ ve sol görüşlere sahip tarafların ana akım olarak karşılıklı iktidarının olacağı yeni bir düzene geçilmekte olduğunu gösteriyor olabilir. Liberal demokrasinin krizi ve tüm dünyada zayıflaması Latin Amerika’yı da hâliyle etkiliyor. Olası bir otoriter sağ dalganın da karşılıksız kalmayacağı açık olsa da insanların düzene olan öfkeleri ve farklı alternatiflere yönelmeleri Avrupa’ya ve Uzak Asya’ya kadar uzanan küresel bir dönüşümün habercisi. 

  • Conquistador: İspanya’dan Amerika kıtalarına yeni topraklar ve altın için giden asker sınıf.


  • Caudillo: Latin Amerika’da kişilik kültü üzerinden iktidarlarını sürdüren karizmatik ve otokrat devlet adamları. Ağırlıklı olarak 19. yüzyılda etkili olmuşlardır.


  • Favela: Brezilya’da gecekondu mahallelerini tanımlamak için kullanılan bir kelime.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Prof. Dr. Altuğ Yalçıntaş ile Alternatif İktisat Akımları: Heterodoks Yaklaşımlar / Mülkiye Postası 05.12.2024

Muhabir: Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Mülkiye Postası adına size teşekkür ederim. Henüz çiçeği burnunda bir oluşum olarak ilk röportajımızı sizinle gerçekleştiriyoruz. Giyotin dergi çatısı altında temelde röportajlar, söyleşiler, sonrasında anket çalışmaları ve Mülkiye Haberleri yapmak amacıyla yola çıktık. Uzun ömürlü ve nitelikli bir oluşum olması için elimizden geleni yapıyoruz. Destekleriniz için tekrar teşekkür ederiz. Prof. Dr. Altuğ Yalçıntaş: Her zaman. Muhabir: Hocam isterseniz yine kitabın en başından alalım. Sizin için iktisat nedir? A.Y: En zor yerden girdin. İktisat geleneksel olarak ekonominin bilimidir. Yani ekonomiyi açıklamak için uğraşan insanların bir araya gelerek yaptığı şeyin ismine iktisat diyoruz biz. Ama bu cevap yeterli olmayabilir çünkü bu sefer “ekonomi nedir?” sorusunu cevaplamamız gerek. Ekonomi yine geleneksel olarak üretim, tüketim ve bölüşüm alanlarının bir bütünü olarak tanımlanır. Bu alanlardaki faaliyetlerin yapısı teknoloji ...

İhtilaller ve İhtimaller Üzerine: Fransız Devrimi’nin Etkisiyle Demokrasinin Süreçsel Gelişimi

  Fransız Devrimi’ne Giriş Fransız Devrimi, yalnızca bir ulusun siyasi yapısını değiştiren bir hareket değil, aynı zamanda modern demokrasinin temellerini atan bir dönüm noktasıdır. Eric Hobsbawm’a göre modern dünyanın tarihsel süreci iki olay ile başlamıştır, İngiltere’de ortaya çıkan Endüstri Devrimi ve Fransa’da ortaya çıkan Fransız Devrimi. (Hobsbawm, 1962) Devrimin ortaya çıkışı, Fransa’nın içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunlarla yakından ilişkilidir. 18. yüzyılın sonlarında Fransa, ekonomik, toplumsal ve siyasi bir kriz içerisindeydi. Mutlak monarşi, halkın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktı ve Kral XVI. Louis’in yetersiz liderliği devleti zayıflatıyordu. Toplum, vergiden muaf tutulan din adamları ve soylular ile vergiler altında ezilen üçüncü sınıf (halk) arasında keskin bir ayrışmaya sahipti. Amerikan Devrimi’ne verilen mali destek ve 7 Yıl Savaşları, devleti mali bir krizin eşiğine getirmişti. Tarımsal üretimdeki düşüşle birleşen kıtl...

Avrupa’da Sosyal Demokrasinin Mevcut Durumu, Yeniden Yükselişi ve Geleceği Mülkiye Postası – 06.12.2024

Selin Çelik: Hocam, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Mülkiye Postası adına size teşekkür ederim. Henüz çiçeği burnunda bir oluşumuz ve ilk röportajlarımızdan birini sizinle gerçekleştirmekteyiz. Mülkiye Postası’ndan biraz bahsetmek isterim. Giyotin Dergi çatısı altında röportajlar, söyleşiler, anket çalışmaları ve Mülkiye ile ilgili haberler yapmak üzere yola çıktık. Uzun ömürlü ve nitelikli bir oluşum olması için elimizden geleni yapıyoruz. Destekleriniz için tekrardan teşekkür ederiz. Dr. Öğretim Üyesi Uğur Tekiner: Rica ederim. SÇ: İsterseniz, ilk sorumuzla başlayalım. Öncelikle, Fransa ve Birleşik Krallık'taki sol partilerin zaferleri seçmen davranışlarındaki değişimi mi yoksa geçici bir tepki yansıtmakta ve uzun vadede bu desteği artırmak için nasıl bir vizyon gerekli? UT: Aslında çok yerinde ve güncel bir soru. Bu iki eğilimi de düşündüğümüzde, her ikisi de diyebilirim. Öncelikle, geniş bir perspektiften baktığımızda bu iki seçim zaferine sadec...