Topraksız Çiçek Çocuklar: Hippilik, Özgürlük ve Yanılan Devrim Estetiği
Yazan: OSMAN GÖNÜL
1960’ların sonu… Kapitalizmin savaş makineleri Vietnam’da gökyüzünü yırtarken, Amerika’nın banliyölerine sinmiş o steril aile fotoğrafları, yeni kuşak için yapay bir dekordan başka bir şey değildi. Televizyon ekranı, devletin kurduğu parlak sahte bir dünyaydı. Sokaklarda ise kanın ve değişimin kokusu vardı. Vietnam’da ölen çocukların kanıyla lekelenmiş Amerikan bayrağının karşısında, bir grup genç kendi bedenlerini bir manifesto olarak sahneye sürdüler. Bu gençler, hippilerdi. Saçlarına çiçek taktılar, evlilik kurumuna tükürdüler. Devleti, aileyi, askerliği ve çalışmayı reddettiler. Yani aslında en büyük günahı işlediler: Verili olanı doğal sananlara karşı yaşadılar. Yani sorgulamadan kabul ettiğimiz değerlerin, aslında kurgudan ibaret olduğunu savundular. Tabii bu hikaye Amerika’da yarım kaldıysa da Türkiye sadece karikatürü yaşadı.
Amerika’da hippi hareketi, iki karşıt duygunun çarpışmasında doğdu: Savaşın gölgesi ve refahın uyuşturuculuğu. Hippiler bu sterillere saldırdılar. Yaşamın başka türlü olabileceğini düşündüler. Komünler kurdular; ortak üretim, ortak yemek, ortak aşk… Filozof Herbert Marcuse “güzel” olanın estetik olarak mevcut düzene karşı bir olumsuzlama içerdiğini söyler. Hippiliğin biçim-dışı kendiliğindenliği, bu bağlamda politik bir tavır taşıyordu. Ama hippilik yalnızca basit bir politik hareket değildi; bedeni ve arzuyu da siyaset alanına taşıyordu. Aynı zamanda hippilik “salt uyuşturucu romantizmi” değildi. LSD hippiler için kaçış değil, bilincin kapısını zorlamaktı. Ama özgürlük, bir fazlalık gibidir eğer taşımayı bilmezsen, elinde parçalanır. Komünler bir süre sonra lider egosu, ekonomik sürdürülemezlik, duygusal çökme ve eril arzu düzeninin gölgesinde dağıldı. Hippilik kapitalizmi yıkamadı ama kapitalizme rüya görmenin ahlaken mümkün olduğunu hatırlattı ve bu da başlı başına bir tehditti.
Savaş karşıtı gençler Amerika ve Avrupa’dan kopup “Doğu’ya yolculuk” fikrine sarıldılar. Kapitalist Batı’nın ruhsuzluğundan kaçıp Hindistan, Nepal ve Katmandu’da “spiritüel bir aydınlanma” arıyorlardı. Bu yolculuğa “Hippie Trail” deniyordu. Çeşitli ve renkli grafitilerle dolu, ruhlarını ve hippiliği somut bir biçimde gösterdikleri karavanlarına da “Magic Bus” ismini takmışlardı. Londra’dan başlayıp Hindistan’da son buluyordu. Bu yolculuğun iki önemli durağı Türkiye’deydi: İstanbul ve Erzurum. Yolun kalbi İstanbul’dan geçiyordu. İstanbul onlar için kültürel aktarma durağı, bekleme salonu, ruhsal dönüşümün transit limanıydı. İstanbul Sultanahmet’teki Lale Pastanesi daha bilinen adıyla “Pudding Shop” Hippie Trail’in en önemli mekanlarından biriydi. Burada menüden çok duvar konuşurdu. Duvarda el ilanları, notlar, yol önerileri, otostop güzergahları, kaçak geçiş ipuçları ve en önemlisi mantar panolardaki “Katmandu’da buluşalım!” mesajları… Pudding shop, gençlerin İstanbul’da pasaport kontrolünü kendi ruhlarında yaptıkları bir yerdi. Müziği açıktı, -genellikle Pink Floyd- çay ve çorba ucuzdu ve din, dil, milliyet önemsizdi. Devletin organize özgürlüğü sevmediğinden olsa gerek burası devleti rahatsız etti.
Bu sıralar 1968 Türkiye’si, Amerika’ya kıyasla daha farklıydı. Orada gençlik devleti reddederken, burada gençlik devleti ele geçirmek istiyordu. Ve bu da Çiçek Çocukları- Türkiye hippilere bu takma adı takmıştı- Türkiye’de doğrudan çakılmasını kaçınılmaz kılmıştı. Çiçeğin açabileceği bir toprak yoktu, burada çiçek çocuklar açmadan ezildi, çiçeklerin suyu yoktu, toprak kumdu, hava da beton. Türkiye’de hippilik, çoğu kez sol örgütlerin gölgesinde yaşadı. ‘Özgür aşk’ fikri bile devrimci örgüt evlerinde kadın emeğinin yeniden görünmezleştiği bir şeye dönüştü. Yani özgürlük sadece romantize edildi, yaşanmadı.
Hair müzikali, Batı’da özgür bedenin kutsanışıydı. Hippi kültürünün ruhunu, Vietnam Savaşı’nın karşıtlığını, özgür aşkı, uyuşturucu kullanımını, otorite karşıtlığını ve gençlik isyanını sahneye taşıdığı için dönemin Amerika’sında büyük olay yaratmıştı. Türkiye’de ise taklit edilen estetik gösteriye dönüştü. Türk gençleri, bu hareketi dışarıdan seyretti, özense dahi tam olarak ait olamadı. Çünkü Türkiye’nin en büyük korkusu şuydu: Bedenin kendisi politik bir varlık olabilirdi. Çıplaklık, aşkın serbestliği, cinselliğin akışkanlığı… Bunlar Türkiye toplumunun mahremiyet rejimi ile taban tabana zıt şeylerdi. Türk aile yapısı baskıcıydı, toplumsal mahalle kontrolü çok güçlüydü, uzun saç bile siyasi kimlik olarak fişlenmek demekti. Farklı cinsel kimlikler ahlaksızlık, beden ayıp, aşk da mülkiyetin bir parçası sayılırdı. “Ben” olmak Türk halkı için çok gürültü demekti. Hippilik birey ister. Türkiye; bireyi aileye, mahalleye ve devlete gömmeye yeminli bir coğrafyadır. Dolayısıyla hippilik burada bir tehlikeliydi. Ve tehlikeli olan, genelde yasaklanırdı.
1972’de Türkiye’deki hippilerin kaderini belirleyen ve Türklerin hippilere karşı bakış açısını daha da olumsuz etkileyen sembolik bir olay yaşandı. 1972’de Sultanahmet’te yabancı bir hippi kadın cesedi bulundu. Basın bu durumdan bahsederken, “Yabancı kız fuhuş batağında öldü”, “Genç Kız Fuhuş Batağında Can Verdi!”, “Aile Yapımız Tehdit Altında!” gibi manşetler attı. Yerel halk, Batı’dan gelen hippileri iyice ahlaksız, uyuşturucu sapkını, dini ve aile yapısını bozan yabancılar olarak görmeye başladı. Bu olay devletin uzun süredir beklediği bahane oldu: Paspas operasyonları başladı. Sultanahmet, Tophane, Beyoğlu ve çevresinde: pansiyonlar basıldı, pasaportsuz kalanlar sınır dışı edildi, uzun saçlı gençler kimlik kontrolüne alınmaya başlandı. Pudding Shop uzun süre kapalı kaldı. Açık açık 26 Haziran 1973 tarihinde gazeteler bu durumu “Hippi Avı Başladı!” başlıklarıyla anlattı. Böylelikle yerel halk rahatladı ve sokaklardaki ahlaksızlık azaldı. Bu arada, yabancı hippi kadının nasıl öldüğü ve kim olduğu hiçbir zaman öğrenilemedi çünkü ne polis ne de sivil halk bu detaylarla ilgilenmedi. Çünkü devletin yapmak istediği hippileri kontrol etmek ve toplumu hizaya sokmaktan başka bir şey değildi. Devlet, ahlakı koruma iddiasıyla bireyi değil, iktidarı güvence altına aldı. Bu olay, meşruiyet gerekçesi oldu. Kadının adı, hikayesi, ailesi, kimliği, sevgilisi yok oldu. Ardında bıraktığı tek şey hippilere ait etiket oldu: Hippilerin ahlaksız olduğu gerçeği... Bugün Türkiye’de herkes özgürlükten bahsediyor, ama kimse özgürlüğün riskini almak istemiyor. Hippiler bunu aldı. Özgürlüğü soyut bir ‘ideal’ değil, somut bir bedensel pratik haline getirdiler. Aşkı sahnelediler, arzuyu sahnelediler, devlete karşı ‘ben varım’ demenin kaba gücünü gösterdiler. Onlar kaybetmedi. Kaybeden biziz. Biz Türkiye’nin dogmatik normları karşısında bireyin özünü öldürmesini normal saydık. Türkiye’de çiçek çocuklar açmadı, çünkü bu topraklarda çiçeğin tek cinsi ve grisi makbul.
Açıklanması gereken kavramlar:
• Biçim-dışı: Alışılmış kalıpların dışında, normlara uymayan
• Kendiliğindenlik: TDK: Dıştan bir belirleme ile değil, kendi kendine gerçekleşen etkinlik; spontaneizm. Yazar: kendi kendini oluşturması, kendi içinden geleni yaşaması
Kaynakça:
1. Diane Huddleston, Beat Kuşağı: Hippi Değil Hipster, çev. Burcu Denizci, SUB Yayın, 2016.
2. +90 Çiçek çocuklar Sultanahmet'te: Pudding Shop I "Bill Clinton bizim eski hippilerdendir" belgeseli https://youtu.be/-ZvI7EZafok?si=nPEJw_wbIO_zVzTk
3. Murat Türker, "SavaşmaSeviş" bianet.org https://bianet.org/yazi/savasma-sevis191009
4. John Bassett McCleary, Hippie Dictionary: A Cultural Encyclopedia of the 1960s and 1970s, Ten Speed Press, 2004
5. Hasan Aksakal, "Hippieler, Rock'n'Roll ve 'Savaşma, Seviş' Ethosu", ekdergi.com https://ekdergi.com/hippieler-rocknroll-ve-savasma-sevisethosu/
6. Liz Behmoaras, Lale Pudding Shop, Doğan Kitap, 2020
7. Süreyya Evren, “Bir Romanda Türk Erkeği Kimliklerini Hippilemek”, Notos, Sayı 67, Aralık 2017-Ocak 2018.
8. Kürşat Bumin, "68 Türkiye'de Yaşandı mı?", Birikim Dergisi