Enkaz
Yazar: F.Celali
Gözlerimi beyaza açtım. Bu, pek alışık olduğum bir göz açma değildi. Bu safhada pek çok farklı renge şahit olmuştum: siyah, gri, yeşil… Ancak beyaza pek aşina olduğum söylenemezdi.
Bir süre gözlerimi kırpıştırıp etrafa bakındım. Beyaz ışığın kamaştırdığı gözlerim sersemlemişti, nerede olduğum daha belli olmamıştı. Kör mü oldum acaba diye düşündüm. Kısa süre sonra yanıldım. Kör değildim, etrafımı görebiliyordum. Beynim hızlı çalışıyordu.
Bir hastaneydi burası. Tepede cızırdayarak yanan ince uzun florasanı, başucumdan koluma bağlanan asılı serum poşeti ve etrafı korumalarla çerçevelenmiş yatağıyla bütün klişelere uyan bir hastanedeydim. Nerede olduğum kesinleşmişti ancak niçin burada olduğum hâlâ bir muammaydı. Hafızamı zorladım, işe yaramadı. Kesinlikle hatırlamadığıma karar verip ihtimalleri düşünmeye başladım. Yattığım odada bir çok yatak vardı, çok ciddi bir durumum olamazdı. Eğer beni kesip biçselerdi daha az kişinin olduğu bir odaya alırlardı. Ardından vücudumu inceledim. Karnım, kollarım, bacaklarım, aletim… Hepsi sağlamdı. Acıyan bir yerim de yoktu. Derimin deşilmemiş olması beni mutlu etti. Bir evsiz tarafından bıçaklanma ihtimalini de elemiştim. Geriye yüksek doz alkol veya madde kullanımına bağlı bilinç kaybı kalmıştı. Evet, bulmuştum; muhtemelen başıma gelen buydu. Yatakta doğrulup kolumdaki serum borusunu söktüm.
Derin bir nefes aldım, ciğerlerim is kokusuyla doldu. Önce ateşin cızırdayışını işittim, sonra derinden siren sesleri ilişti kulağıma. Bunca yıllık sokak tecrübem sayesinde polis sirenlerini ayırt edebiliyordum. İşittiğim, bir polis sireni değildi; muhtemelen bir ambulanstan geliyordu. Endişelenmeye gerek yoktu, şimdilik.
Gözlerimi çok az aralayabildim. Çapaklı kirpiklerimin arasından ilk gördüğüm; iki üç metre uzaktaki duvarın dibine uzanmış, altında kartonu ve kafasında siyah beresiyle yorganın altına sığınmış bir adam oldu. Vücudunun görünen tek yeri, isten kararmış olan yüzüydü. İstemsiz aralanan ağzından salyaları akıyordu. Karşımda bir ceset gibi yatan bu adam, uzun yıllardır tanıdığım dostum Salih’ti. Yıllar önce bir çöplükte tanıştığım arkadaşımla bugün yine bir sokak arasında yatıyorduk.
Ardından gözlerim istemsizce sağa, ateşi azalsa da hâlâ yanmakta olan varile, kaydı. Her tarafı kararmış olan bu yaşlı varil sayesinde geceleri biraz olsun ısınabiliyorduk.
Ciğerlerim, derinlerden birkaç hırıltılı öksürük gönderdi. Bir süre göğsüm yana yana öksürdüm. Boğazımda ince bir ağrı hissettim. Biraz su içsem iyi gelir, diye düşündüm. Elimi, sağımda olmasını umduğum şarap şişesine attım. Önce birkaç kırık şırıngaya çarptı elim, biraz yoklamanın ardından şişeyi buldum. Kavradım ve içinde az da olsa şarap olmasını dileyerek kafama diktim. Dilime yalnızca birkaç damla düştü. Boğazımın ağrısını da, susuzluğumu da dindirmeye yetmedi.
Tam o sıra alnımın ortasından başımın geri kalanına yayılan bir ağrı başladı. İçinde olduğum durumun ne kadar boktan olduğunun farkındalığı, baş ağrımla eş zamanlı olarak başladı. İntihar sorgulamalarım başlamıştı ki uyku, göz kapaklarıma hücum etti. Yaşam ve ölümün savaşında bu turun kazananı, uyku olmuştu.
Gözlerimi kapattım. Derin, kirli ve isli bir nefes doldurdum ciğerlerime. Ayak uçlarımdan gövdeme yükselen üşüme, bende bir titremeye neden oldu. Yorganı üstüme çektim. Kendimi bıraktım.
Koridora çıktığım gibi kendimi fazlasıyla huzursuz hissettim. Koşuşturan, bağıran, telaşlanan bir insan yığını karşıladı beni. Beni boğan bu bembeyaz kaosa karşı, son derece güdüsel bir kaçma refleksi gösterdim. Zaten oldum olası hastaneleri sevmezdim. Hızlı adımlarla koridorun sonuna ilerledim. Alnımdan ve ensemden bastıran soğuk terler ve vücuduma yayılan ürperti hali, koridor sonundaki yangın merdivenine açılan kapıyı görmemle birden önemini kaybetti. Kapıyı açtım ve merdivene çıktım.
Etrafı parmaklıklarla kapatılmış metal yangın merdiveni, benim için bir kurtarıcı olmuştu. Bir hastanedeki en sevilebilecek yer, tartışmasız yangın merdiveniydi.
Rüzgarlı bir hava vardı, rüzgarlı ve ferah. Derin bir nefes aldım; uzun zamandır ciğerlerim, bu kadar temiz bir havayla dolmamıştı. Ciğerlerimin bunu hak etmediğini düşündüm ve bir sigara arzusu baş gösterdi. Tam bu sırada bir sigara kokusu burnuma ilişti.
Yangın merdiveninin basamaklarına oturmuş genç bir kızdı sigarayı içen. Genç ve güzeldi. Ağlamıştı bu kız, gözlerinden akan siyah boyalardan belliydi. Şimdiyse dışarıya bakıyor ve kendisiyle baş başa sigara içiyordu. Bir an, onun bu derin yalnızlığını bozduğum için kendimi kötü hissettim ancak sigara isteğim daha ağır bastı. Kalp atışlarım hızlandı.
“Sigaran var mı?” diye sordum kısık sesle, kibarca. Gözlerini kaldırıp bana baktı. Büyük ihtimalle o an fark etmişti beni. Ağzındaki sigarasından bir fırt daha aldı ve bana uzattı. Sigarasının filtresine ruju bulaşmıştı.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım sigaradan, içime çektim, ciğerlerime doldurdum. Uzun zamandır içtiğim en güzel sigaraydı bu. Bir nefes daha çektim, sonra bir kez daha… Gözlerimi açtığımda bana baktığını fark ettim. Mahçubiyet, merak ve heyecan duyguları aynı anda sirayet etti bünyeme. Yanına oturdum ve sigarasını geri verdim. Birkaç kez içine çekti ve sonra fırlattı izmariti, parmaklıklardan dışarıya.
“Üzgünüm.” dedim, “Hiç ettim sigaranı.” Kafasını kaldırıp bana baktı yine, bir süre.
“Sen niye burdasın?” dedi.
“Bilmiyorum.” Yine döndü, dışarıyı izlemeye koyuldu. Bu kez ben sordum ona:
“Peki, sen niye burdasın?”
“Ameliyatım var birazdan, onu bekliyorum.”
Bu sefer kafasını kaldırmadı konuşurken. Ben de çok lüzumu varmış gibi sormaya devam ettim:
“Ne ameliyatı?”
“Jilet yuttum ben.” dedi, durgundu.
“Geçmiş olsun” diyebildim yalnızca. Zaten jilet yiyen birine ne söylenebilirdi?..
Dışarıda şehir gürültüleri vardı. Araba kornaları, motor inlemeleri, insan bağırtıları ve rüzgar sesi… Hepsi birbirine karışmıştı. Kalktım ve kapıya yöneldim. Kapıyı açtım, koridora dönmeden önce son bir kez ona baktım, o da bana bakıyordu. Benden nefret ediyordu ya da bana öyle geldi, bilmiyorum. Ama kendinden nefret ettiği kesindi; sanırım, ortak noktamız buydu onunla.
Şu an, bu hastanenin en güzel kızı oydu; bunu hiç istemese bile.
Derin bir ürpertiyle yerimden sıçrayarak uyandığımda ilk gördüğüm, ceketimin ceplerini karıştırmaya çalışan Salih oldu. Refleksen bileklerini tuttum; gözleri kanlanmıştı, kıpkırmızıydı. Öfkeliydi Salih, yine krize girmişti. Gözü kimseyi görmezdi krizdeyken. Ceketimin yakalarına asıldı ve nefretle sordu bana:
“Nereye sakladın?”
“Salih,”dedim “hiç kalmadı.”
Yıllar içinde alışmıştım onun bu saldırgan tavırlarına, umursamaz bir hal takındım. Benim umursamaz görüntüm, onu daha da sinirlendirdi.
“O zaman para ver!” dedi. Elleri hâlâ yakamdaydı.
“Param yok.” dedim, yine umursamazca. Bana inanmadığı barizdi. Ciddiyetini belli etmek istedi. Sağ elini montunun cebine attı; sustalısını çıkardı, düğmesine basıp açtı. Bıçağı göğsüme dayadı. Sustalının olukları kuru kanla dolmuştu, temizlenmeliydi. Ciddiyetini kavramam için verdiği mesajı anlamıştım. Gözlerine baktım.
“Salih, istersen ceplerime bak; beş kuruş param yok. Akşam gider, hallederiz bir şekilde.”
Huysuzluğu devam etse de ikna olmuş gibiydi ya da benden başka arkadaşı olmadığını hatırladı, bilmiyorum. Yakamı bıraktı -fırlattı demek daha doğru olur- tam bir çöp torbası gibiydim. Doğruldu, sustalıyı kapattı, cebine koydu.
“Ben gidiyorum.” dedi. Bir cevap beklemiyordu, ben de bir cevap vermedim.
Varilin yanından geçip uzaklaştı. O yürürken arkasından izledim, bir süre sonra kayboldu. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım önce, hava yeni aydınlanıyordu; sonra bileğimdeki façalarla göz göze geldim.
Artık is kokusu da pek gelmiyordu burnuma. Ateş, sönmüştü.