ŞAHLAR DA VURULDU ŞEYHLER DE
Yazar: Kemal Şerif
Başlığımın isim babası ve Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun son güldürü üstadı Ferhan Şensoy’u 75. doğum gününde pek derin saygılarımızla anıyor, büyük ustaya Kevser şarabını fazla kaçırmamasını tavsiye ediyoruz. Zira Cennet-i Ala’da mecnunlara sanatçı denildiğine hiçbir kutsal kitapta rastlanılmamaktadır.
Bugün size elimden geldiğince İran’ı anlatmayı, tarih sahnesinde kimi zaman baş aktör kimi zaman figüran olduğu aşamaların altını çizerek mevcut rejimi anlamlandırmanıza yardımcı olmayı planlıyorum. Tartışmasız en köklü medeniyetlerden birkaçının mirasını taşıyan bu ülke aynı zamanda günümüzde en çağdışı rejimlerden biri altında idare ediliyor. Yanı başımızda ve bir o kadar uzağımızdaki bu coğrafya aslında Türkiye ile ortak sınavlardan geçmiş. Aydınlanma yaşayamamış veya hamaset dolu bencil otokratlarla başlayan ve onlarla biten çarpık bir modernizasyondan geçen toplumların makus kaderini, İran da en derinden yaşayanlardan. Değerlendirmelerimi insan hakları, kadının toplumdaki yeri, sosyal sınıflar, seçim ve idare biçimi, hür ve müstakil bir devlet çerçevesinde yapacağımı baştan belirteyim. Yoksa şüphesiz İran da kimi meczupların kendi fantezi ve irticai sapkınlıklarına hizmet eden harikulade bir yaptımoldu- krasidir.
20.yy. başlarında İran’a bakarsak Kaçar Hanedanının son hükümdarı Ahmed Şah’ı ve bu çocuk kralın başarısız ve etkisiz idaresini görürüz. Ordu içerisinde parlayan ve önüne çıkan fırsatları doğru kullanan Rıza Han, 1925 de Meclis tarafından Şah seçilir. Atatürk’ün 1923 de ilan ettiği cumhuriyet rejiminden etkilenen taraftarlar olmasına rağmen toprak ağaları ve ulemanın şiddetli muhalefeti Rıza Han’ı Şah olmaya iter. Daha sonra Rıza Şah, İran’la bağlantısı olduğu düşünülen “Pehlevi” kelimesini hanedan ismi olarak alır.
Saltanatının başlarında aşiretlerle iyi anlaşan ve önemli bakanlıklarda görevler veren şah, zamanla tüm rakiplerini egale etmiş ve hükümranlığını mutlak otokrasiye çevirmiştir. Bu süreçte laik ve milliyetçi bir İran ulusu yaratmayı hedefleyen ve önemli atılımlar yapan şah, iktidarı kaybetme korkusuyla da olsa çok önemli ilerlemelere imza atar. (Arapça yerine Farsça kelimelerin kullanımı, merkezi laik eğitim, fars temelli takvime geçiş, demiryolları, ekonomik atılımlar…)
II. Dünya savaşı sırasında petrol yatakları ve ikmal güzergahı olması nedeniyle İran, İngiltere ve SSCB’nin işgaline uğradı. Rıza Şah’a da zorla tahttan el çektirilerek yerine oğlu geçirildi.
Türk devrimlerinin İran’daki benzerleriyle en büyük farkı şüphesiz Mustafa Kemal’in akılcı, kurumsallaşan ve kökleşen politikalarıdır. Savaş kazanarak halk kahramanına dönüşen bir komutan medeni dünyanın ileri teknik ve kazanımlarını da ülkesine ilmek ilmek işlemiştir. Başarı oranı tartışmaya açık olmakla beraber; temkinli fakat sağlam adımlarla kurulan cumhuriyet, muntazam bir kadro hareketidir. Bu sayede hızlı bir aydınlanma ve radikal devrimler geçiren ulusumuz 102.yılını geride bıraktı.
(Atatürk’ün emriyle Rıza Şah’ın ziyaretine yetiştirilmesi istenen ve Ahmet Adnan Saygun tarafından 2 ayda bestelenen ilk Türk operası Özsoy Destanı Operası’nın sahnelenişini, Muasır Medeniyetlere varlığını savaş meydanından, barış masasına; modern şehir merkezlerinden, özgür ve eşit yurttaşlarına; fabrikalardan, opera salonlarına kadar haykıran bir ulusun Büyük Ata’sının gururlu bakışları altında hayal ederseniz, daha bir anlam kazanır diye düşünüyorum.)
Bu yeni şahın (şimdilik) çömez döneminde sonradan İran’ın bağımsızlık figürüne dönüşen Dr. Musaddık başbakan olacak ve 10 sene sürecek mutlak fakat bağımsız bir yönetimle ülkeyi idare edecekti. Anglo-Iranian Company’i kamulaştırarak milli kalkınma adımları atan başbakan, sonunda dış güçsel bir darbeyle bertaraf edilecekti.
Bu sefer meşruti monarşiyi külliyen rafa kaldıran oğul Rıza Şah’ın mutlakiyeti, ülkeyi 25 yıl daha dış güdümlü seküler elitlerin eline bıraktı.
Ancak bu defa kapıyı askeri bir darbe değil başta demokratik ve ekonomik kaygılı, sonda İran İslam Cumhuriyeti’ne evrilen bir halk devrimi çaldı.
Kurulduktan kısa bir süre sonra Irak savaşıyla ve yıllar süren Amerikan ambargosuyla rejim, yıllar içinde karşılaştırmalı olarak radikalizmden arındı ve mevcudiyetini mümkün kılacak tüm kurumlarla birlikte yerine iyice yerleşti. Sürekli biçimde halk ayaklanmalarına, neredeyse tüm dünyanın ambargosuna, Ortadoğu’da sürdürdüğü vekalet savaşlarına ve son dönemde İsrail ile girişilen sıcak çatışmalara rağmen İslam rejimi zayıflasa da ayakta kalmayı başardı.
28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hava saldırıları ve Minab’da 165 kız çocuğunun şehit edilmesiyle İran-ABD savaşı başladı. Tahran, İsfahan ve Şiraz başta olmak üzere İran'ın nükleer tesisleri, enerji altyapısı ve iletişim ağları siber saldırılarla birlikte hedef alındı, dini lider Ali Hamaney ve üst düzey yöneticiler toplantı sırasında hedef alınarak öldürüldü.
Misilleme olarak İran, balistik füzeler ve binlerce İHA ile İsrail’deki askeri hedeflere, bölgedeki ABD üslerine (Katar ve Irak'taki üsler dahil) ve Körfez ülkelerinin ekonomik tesislerine saldırılar düzenledi. Hürmüz Boğazını tüm dünyaya kapatarak petrol krizi yarattı.
Pakistan’ın ara buluculuğunda 8 Nisan'da iki haftalık şartlı bir ateşkes ilan edildi. Allah’ın belası Trump, bu ateşkesin süresiz olarak uzatıldığını duyurdu.
Hayretle karışık bir hayranlık ve temkinli bir saygı uyandıran bu savaş şüphesiz vicdanlı tüm yüreklerde İsrail’e ve emperyalizme karşı yapıldığı için destek buldu.
“Allah Kahretsin! kerhen bu köhne rejimin savaşını destekliyorum…”
diyen makul insan yığınları hiç de azımsanmayacak seviyede. 3 yıldır insanlık tarihinin en ağır soykırımlarından birine uğrayan Gazze halkı adına havalanan her füze ne yazık ki dünyanın en barışçıl insanlarının yüreğine su serpiyor. İçinde bulunduğumuz bu zulüm saltanatından bir çıkış arayan zihinler, çaresizlik hissini intikam ve mütekabiliyete tercih ediyor.
Belki de yıllardır en temel insan haklarından mahrum ve kendi ülkesinde tutsak yaşayan asil İran halkı tam da bu sebeple istemeye istemeye rejimin savaşında saf tutmuştur. Tek bir Filistinli çocuğu daha yaşatabilmek tüm insan soyunun ortak kavgası olmalıdır.
Yine reformcu vaatlerle gelen Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın da sarf ettiği bir Kuzey İran (veya Güney Azerbaycan) deyişiyle tüm bu buruk ve asil direnişi selamlayarak sözlerimi bitireyim.
“Geçme namert köprüsünden goy aparsın sel seni
Yatma tilki gölgesinde goy yesin aslan seni”
Kaynakça:
Garthwaite, G. R. (2011). İran tarihi: Pers İmparatorluğu'ndan günümüze (F. Ezgü, Çev.). İnkılâp Kitabevi.