SAVAŞIN ERİL YÜZÜ
Yazar: Naz Gezgin
Savaş, insanlığın kendisi kadar eski bir olgudur. Binlerce yıldır dünya üzerinde sayısız sebepten savaşlar çıkmış, sayısız can verilmiştir. Savaşların; etnik yapı, sınıf, din ve mezhep gibi pek çok sebebi bulunur. Bu nedenler arasında en dikkat çekeni, bir grubun diğeri üzerinde kurmaya çalıştığı iktidar ve tahakküm arzusudur. Daha spesifik bir düzlemden bakacak olursak savaş; erkek hegemonyasının "düşmanlarına" karşı verdiği bir mücadeledir.
Kadınlar açısından savaşlar, önemli birer kırılma noktasıdır. Savaş; toplumların aile yapısını, kadının statüsünü, iş ve kamusal hayattaki yerini kalıcı olarak değiştirmiştir. Psikolojik travmalardan, kayıplardan ve yıkılan evlerden; daha özgür ve bağımsız kadın figürleri doğmuştur. Savaşların geleneksel patriarkal düzenin çarklarını zorunlu olarak durdurması, feminizm hareketini toplum içinde yaymış; hak arayışlarını ateşlemiş ve şiddetlendirmiştir (Yamaner, 2017).
Birinci Dünya Savaşı, geniş coğrafyası ve yıkıcı etkisiyle insanlığın o güne dek gördüğü en büyük savaştı. Bu dönemde kadınların iş hayatına kitlesel girişi kaçınılmaz oldu. Erkekler için kadınlar artık sadece çocuk büyüten birer figür değil, "gerektiği zaman" kamusal alanda çalışabilecek işçiler konumuna geldiler. Ancak kadınlar, iş gücüne dâhil oldukları andan itibaren ciddi zorluklarla karşılaştılar. Bugün, üstünden yüz yıl geçmesine rağmen aşamadığımız "eşit işe düşük ücret", cinsiyet ayrımcılığına dayanan çatışmalar, cinsel taciz ve yaptırımsızlık gibi sorunlar o günlerde de yoğun şekilde yaşanıyordu. Buna rağmen kadınlar, savaş sonrasında eve geri dönmemeye kararlıydılar. Savaşın ardından kazanılan oy kullanma hakkının çeşitli ülkelerce tanınmaya başlanması, artık kadınların "ikinci sınıf insan" yerine konulamayacağını dünyaya kabul ettirdi.
İkinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde kadınların kamusal alanda belli bir yeri vardı ancak hâlâ pek çok eksik bulunuyordu. Bu süreçte kadınlar, Birinci Dünya Savaşı’nın aksine sadece destek hizmetlerinde değil; ordunun lojistik ve teknik kısımlarında da aktif rol aldılar. Artık uçak uçurabiliyor, karmaşık makineleri tamir edebiliyorlardı. Bu durum, erkeklerin kadınlarla ilgili bir yanılgısını daha yıktı: Kadınlar sadece "hafif" işleri değil, gerekli eğitimi aldıklarında her türlü "gerçek" işi yapabiliyorlardı. Savaş sonrası esen faşist dalgalar sonucu kadınlar tekrar eve döndürülmeye çalışılsa da bu baskıyı kabullenmeyen kadınlar "ikinci dalga feminizmin" fitilini ateşledi. Birinci dalganın yarattığı siyasi temsil başarısı, İkinci Dünya Savaşı sonrası sosyal hayatta bir özgürlük mücadelesine dönüştü.
Savaşların sonuçları kadın hareketi açısından görece olumlu olsa da savaş sürecinin kendisi en çok kadınları yıpratmıştır. Kadınlar savaş tarihi boyunca "ganimet" olarak görülmüş; tecavüze, aşağılanmaya ve çeşitli işkencelere maruz kalmıştır. Savaşlarda tecavüz, sistematik bir "savaş silahı" olarak kullanılmaktadır. Düşman kuvvetler tarafından kadın bedeni, bir "vatan toprağı" gibi algılanmakta ve ele geçirilen toprağın sembolü sayılmaktadır. (Özdemir, 2015: 311) Bazı örneklerde kadınlar düşmandan çocuk sahibi olmaya zorlanarak bir soykırım aracı olarak seçilir. Bosna’da Sırp kuvvetlerinin yaşattığı bu vahşet, durumun "soykırım" olarak nitelendirilmesine yol açmıştır. Bosna Savaşı mağdurlarından biri olan Bakira Haseçiç, daha sonra Tecavüze Uğramış Savaş Mağduru Kadınlar Derneği’ni kurarak mağdurlara psikolojik ve hukuki destek sağlamayı amaçlamıştır. Benzer şekilde, Akdeniz İnsan Hakları Ağı'nın (EMHR) hazırladığı raporlar; Şam dâhil pek çok şehirde tecavüzün muhalif gruplara gözdağı vermek ve grupları cezalandırmak için siyasi bir araç olarak kullanıldığını belgelemektedir. (Taner& Gökalp, 2019) Bugün de dünyanın dört bir yanındaki çatışmalardan gelen görüntüler ne yazık ki farklı değildir. Savaşlarda kadınlara yönelik cinsel saldırıların sebebi açıktır: Ataerkinin doğurduğu "kadınlarımızı korumak" anlayışı, düşmana zarar vermek için düşmanın "kadınına" zarar vermeyi ve bunu erkeğin kadın üstünde kurabildiği en ağır tahakküm olan cinsellik üzerinden yapmayı seçer. Savaş ve kadın ilişkisindeki bir diğer konu ise "analık" kavramının sömürüsüdür (Taner& Gökalp, 2019). Patriarka, kadınları savaş döneminde "kutsal şehit anneleri" olarak kodlar. Kadınlar ülkeleri için ölecek yiğitler doğurur; emperyalist rejimlerin kadınları birer 'işçi üretim makinesi' olarak görmesi gibi, militarist rejimler de onları 'asker üretim makinesi' olarak görür.
Virginia Woolf’un "Bir kadın olarak benim ülkem yoktur, bir kadın olarak bir ülke de istemiyorum, bir kadın olarak tüm dünya benim ülkemdir" sözü, feminist bakış açısının savaş karşısındaki tutumunu özetler (Woolf, 2021). Eril anlayışın parçaladığı yaşam alanlarını, dişil anlayış "hepimiz" diyerek sahiplenir. Kadınların karar mekanizmalarında yer almadığı savaşlarda, daha fazla sömürülmediği bir dünya hayaliyle...
KAYNAKÇA
Yamaner, O. (2017). Savaş Söyleminde Kadın İmgesi. Yeni İnsan Yayınevi.
Taner, B., & Gökalp, Z. (2019). Kadın ve Savaş: Sosyal Boyutta Bir Analiz. Kadın Araştırmaları Dergisi, 1(18), 13-30.
Woolf, V. (2021). Üç Gine (Çev. M. Hamide). İletişim Yayınları.
Özdemir, Ö. (2015). Savaş ve çatışmalarda şiddetin kurbanları kadınlar, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 39, 310-318.