Tanımadığımız İnsanlara Dair Kurduğumuz Hayatlar
Yazar: Shakhrizoda Khotamova
Geçen gün parkta, herkesin bir yerlere yetişmeye çalıştığı o bildik telaşın ortasında, kalabalığın biraz dışında kalan eski bir bankta oturuyordum. Hava ne tam soğuktu ne de sıcak; hani insanların montlarını giyip giymemek arasında kararsız kaldığı o garip mevsim günlerinden biriydi. Şehir her zamanki gibi kendi gürültüsüyle boğuşuyordu. Ayak sesleri birbirine karışıyor, uzaktan gelen çocuk sesleri ve trafik uğultusu havada asılı kalıyordu. Kimse kimseye bakmıyordu. Herkes kendi zihnindeki düşüncelerin peşinde, bir sonraki durağına odaklanmıştı. Tam o sırada, kalabalığın içinde aslında hiç dikkat çekmeyecek kadar sıradan ama benim için bir o kadar da farklı biri gözüme takıldı. Elinde bir kahve bardağı vardı. Ama içmiyordu, sadece tutuyordu. Bardağı iki eliyle öyle bir kavramıştı ki, sanki o bardak olmasa ellerini nereye koyacağını bilemeyecek gibiydi. Kahvenin buharı çoktan kesilmişti; bardağın buz gibi olduğunu, o yabancının ise bunun farkında bile olmadığını hissettim. Onu neden fark ettiğimi tam olarak bilmiyorum. Belki yürüyüşündeki o hafif yavaşlık, belki de etrafındaki herkesten biraz daha kopuk görünmesiydi. İnsanların çoğu çok netti, hedefleri keskindi. Bir yerlere yetişmek için ok gibi fırlıyorlardı. O ise sanki gitmesi gereken yeri biliyor ama oraya ulaşmak için acele etmenin anlamsız olduğunu anlamış gibiydi. Onun için zaman, parktaki diğer herkesten daha ağır akıyordu. Bir an duraksadı, başını kaldırıp etrafına baktı. Ama birini arıyormuş gibi değil; daha çok bulunduğu yere ait olup olmadığını anlamaya çalışıyormuş gibi bir bakıştı bu. Yüzünü net seçemiyordum ama ifadesinde çok tanıdık bir şey vardı. Daha önce hiç tanışmadığım ama his olarak bildiğim bir duygu taşıyordu.
O an fark ettim ki onu izlemeye başlamıştım. İstemsizce... Herhangi bir sebep yokken, sadece birkaç saniyeliğine hayatıma giren bu yabancıya dikkat kesilmiştim. Kalabalığın içinde kaybolup gidecek binlerce yüzden biriydi aslında. Ama o an benim için diğerlerinden ayrılmıştı. Onu tanımıyordum. Adını, nereden geldiğini ya da akşam ne yiyeceğini bilmiyordum. Ama yine de, tuhaf bir şekilde, onun hakkında bir şeyler biliyormuşum gibi hissettim. Daha doğrusu, onu bilmek ve daha yakından tanımak istedim. Nasıl biri olduğunu, sabahları uyandığında ilk ne düşündüğünü, nelerden hoşlandığını bilmek istedim. Ama beni durduran bir şey vardı: Eğer ben onun hakkında her şeyi gerçekten bilseydim, o zaman hayatımdaki diğer insanlardan ne farkı kalırdı? Gizem, bilmediğimiz yerde başlar. O yabancı, şu an benim için keşfedilmeyi bekleyen bir hikâye gibiydi. Belki de bu yüzden gözümü ondan alamadım. Çünkü bazen, hiçbir bağımızın olmadığı insanlar bile içimizde büyük bir merak uyandırır. Merak, çoğu zaman onların kim olduğundan çok, bizim onları kim olarak görmek istediğimizle ilgilidir. Onu izlemeye devam ettikçe farkında bile olmadan zihnim, boşlukları doldurmaya başladı. Elindeki o kahveyi neden bir yudum bile almadan tuttuğunu düşündüm mesela. Belki de o kahve sadece bir bahaneydi. İnsan bazen dışarıda tek başına dururken kendini çıplak hisseder. Elinde tuttuğu bir bardak ya da telefon, ona bir meşguliyet hissi verir. "Ben buradayım ama boş değilim, bir şey yapıyorum" demenin sessiz bir yoludur bu. Ya da belki de o bardak, sevdiği birinin ona verdiği son şeydi. Bardak soğurken, o kişiyle arasındaki bağın da soğuduğunu hissediyordu belki. Gözlerini bir noktaya sabitleyip sonra vazgeçer gibi başka yöne çevirmesi, bana birini beklediğini düşündürdü ama öyle sıradan bir bekleyiş değildi bu. Saatlerdir bekleyen birinin o yorgun duruşu vardı üzerinde. Geç kalmış birini bekliyordu belki. Hani gelmeyeceğini bildiğiniz ama yine de gelme ihtimalini sevdiğiniz o insanlardan birini...
Kıyafetlerine baktım. Özenliydi ama dikkat çekmeye çalışmayan bir hali vardı. Sanki önemli bir yere gidecekmiş gibi hazırlanmış ama o yerin gerçekten önemli olup olmadığından emin değilmiş gibiydi. Belki bir iş görüşmesine gidiyordu, belki de uzun zamandır ertelediği bir buluşmaya ya da tam tersi, hiçbir planı yoktu da sadece kendini dışarı atmıştı. İnsan bazen evde kalınca kendi düşüncelerinden kaçamıyor. Belki o da kaçıyordu. Duruşunda hafif bir yorgunluk olduğunu düşündüm. Bu bedensel bir yorgunluk değildi; daha çok zihinsel bir yük gibiydi. Hani insanın hiçbir şey yapmamışken bile yorulduğu o hal... Belki son zamanlarda çok fazla düşünmüştü. Belki hayatında bir şeyler değişiyordu ve o buna ayak uydurmaya çalışıyordu. Belki hiçbir şey değişmiyordu da asıl sorun buydu. Her sabah aynı güne uyanmak ve aynı şeyleri yaşamak... Hayalim daha da ileri gitti. Onun nasıl bir evde yaşadığını, odasının renklerini hayal ettim. Belki de mesaj yazıp silen biriydi. Birine "Seni özledim." yazıp sonra korkup silen, telefonunu bir kenara fırlatıp tavanı izleyen biri... Belki uzun uzun düşünüp sadece "Tamam." diyen biri. Bunların hiçbirini bilmiyordum ama bilmemek hayal etmeme engel değildi. Aksine, bilmediğim için o her şey olabilirdi. Garip olan şu ki, bütün bu hikâyeleri kurarken bir an bile "Ya yanılıyorsam?" diye sormadım. Çünkü mesele doğruyu bulmak değildi. O an, ben onun üzerinden kendi içimi döküyordum. Onun kim olduğunu değil, benim onu kim olarak gördüğümü yazıyordum zihnimde. Bu, fark ettiğimden çok daha kişisel bir şeydi.
Aslında hepimiz bunu yapıyoruz. Gün içinde yanından geçtiğimiz, göz göze gelmediğimiz insanlara farkında olmadan hikâyeler yazıyoruz. Otobüste cam kenarında oturan o kıza bakarken, onun bir aşk acısı çektiğine yemin edebiliriz. Oysa o kız sadece o gün işte çok yorulduğunu düşünüyor olabilir. Ya da markette acele eden birinin çok önemli bir işi olduğunu sanırız; belki de sadece evdeki kedisini özlemiştir. Neden yapıyoruz bunu? Belki de insan zihni boşlukları sevmiyor. Bilmediğimiz şeyleri olduğu gibi bırakmak yerine, onları anlamlı hale getirmeye çalışıyoruz. Çünkü "Bilmiyorum." demek rahatsız edici. Hikâyeler ekliyor, sebepler uyduruyoruz. Birinin yorgun bakışını üzücü bir olaya, birinin sessizliğini bilgeliğe bağlıyoruz. O insanın hayatını değil, kendi ihtimallerimizi yazıyoruz aslında. Ama bu sadece merak değil. Sanki biraz da kendimizle ilgili. Tanımadığımız birine bir duygu yüklediğimizde, o duygu aslında bize ait oluyor. Onu yalnız görüyorsak, kendi yalnızlığımızı fark ettiğimiz içindir. Onu kararsız sanıyorsak, kendi hayatımızdaki kararsızlıklarımızdandır. Yani biz, başkalarının hikâyesini yazarken aslında kendi cümlelerimizi kuruyoruz. Elimizde zaten bildiğimiz duygular, yaşadığımız anlar var. Onları bir yabancının üzerine yerleştiriyoruz. O an, o yabancı artık tamamen yabancı kalmıyor. Tabii kurduğum bu hikâyenin içinde bir duraksama oluyor her zaman. Ne kadar detay eklersem ekleyeyim, gerçek olduğundan emin değilim. Büyük ihtimalle kurduğum her şey yanlış. Belki o bardağı tutuşunun tek sebebi ellerinin üşümüş olmasıdır. O uzaklara bakma hali, sadece bir dalgınlıktır. Ben ona bir roman yazarken, o sadece akşamki yemeği düşünüyor olabilir.
Bu farkındalık, kurduğum bütün anlamları bir anda havada bırakıyor. Çünkü gerçek, bizim dışımızda akmaya devam ediyor. O insanın hayatı, benim ona yazdığım hikâyelerden tamamen bağımsız. Belki çok mutlu, belki hiç tahmin edemeyeceğim kadar huzurlu. Hangisi olursa olsun, benim kurgumla örtüşmek zorunda değil. Yine de bu yanlışlık payı, hikâye kurmayı anlamsız kılmıyor. Aksine, onu daha insani yapıyor. Mesele gerçeği yakalamak değil, o kısa anda bir anlam kurabilmek. İnsan, anlam bulma ihtiyacını bazen gerçeğin önüne koyar. Bilmediği bir hayatı olduğu gibi bırakmak yerine, ona dokunabileceği bir form verir. En dürüst tarafı da şu: Bu hikâyeler hiçbir zaman gerçekten “onlara" ait olmadı”. Biz kendimizi anlattık. Kendi eksiklerimizi, kendi korkularımızı yerleştirdik o yabancı yüzlerin arkasına. Bu yüzden o hikâyelerin yanlış çıkması önemli değil. Çünkü onlar başkasının gerçeği değil, bizim kendi içimizdeki yansımamızdır. Bir süre sonra gözümü ondan ayırdım. Kalabalık yeniden eski haline döndü, sesler geri geldi, insanlar yine o sonsuz acelelerine devam etti. Sanki az önce o adamın etrafında kurduğum o küçük dünya hiç var olmamıştı. Onun kalabalıkta yavaş yavaş kayboluşunu izledim. Adını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim, sesini hiç duymayacağım, belki yarım saat sonra yüzünü bile unutacağım bir yabancı. Onun için bir hayat yazdım; o ise bunlardan haberi olmadan yürüyüp gitti. Belki de en dürüst karşılaşma buydu: Hiç başlamamış ve hiçbir yere varmayan bir tanışıklık.
Banktan kalktım. Ellerim cebimde, ceketimin önünü ilikledim. Onun gittiği yönün tam tersine yürümeye başladım. Kalabalığın içine karıştım, adımlarım hızlandı. Şimdi bir başkasının bakış açısına girmiş olabilirim diye düşündüm. Belki şu an, yolun karşısındaki kafede oturan biri bana bakıp, benim ne kadar yorgun olduğumu ya da bir derdim olduğunu hayal ediyordur. Kim bilir, belki şimdi de bir başkasının zihninde, hiç olmadığım birine dönüşme sırası bendedir.