ÜRKEKÇE İSTİRAHAT
Yazar: Aylak
Balkonda yere serili bir minderin üzerine yayılmış yatıyordu. Etrafı beyaz plastik doğramalarla çevrili, içerisindeki buzdolabı ve çamaşır teliyle ancak sığabildiği daracık balkonunda; kendinden üşenmiş bir gecede sızıp kalmıştı. Perdelerin arasından sızan güneş ayağını yakmaya başlayınca gözlerini açmadan uyandı. Her sabah olduğu gibi gözleri acıyor, bir süre açılmamak için direniyordu. Seslerin netleşmesi zaman alıyor, sersemliği üstünden zor atıyordu. Gözlerini tekrar yumdu. Elleriyle yüzünü örttü ve yeniden düşlere daldı.
Yazın ortasında, pencereleri kapalı bu balkon; bir taş fırın gibi sıcaktı. Yine de kan ter içinde yatıyor, uyanmamakta direniyordu. Uykuya düşkün biri değildi aslında. Tam aksine, fazla uyuduğu günler baş ağrısı çekerdi. Zor bela uyumuş olmasına rağmen şimdi bir uğultu onu karanlığından çekip alıyor, uyandırıyordu. Bu sefer sadece yanmıyor, kulakları da işitiyordu. Sesler giderek netleşti; evin içinde, odaların birinden aptal bir melodi duydu. Sonunda anladı, telefonu çalıyordu. Hiç yerinden kalkmadan sürünerek kapı hizasına geldi ve ayağıyla balkon kapısını kapamayı denedi. Sinirle bir tekme savurdu, kapıyı çarptı.
Hiç kımıldamadan, sırılsıklam olmuş kıyafetinin içinde yeniden uykuya daldı. Öyle ki, uyurken kendi ter kokusu onu rahatsız etmiş, burnunu havaya dikerek uyumuştu. Yarı uykulu bir halde gün ışığından sürünerek kaçıp durdu, belki de bunu güneş batana kadar yaptı. Sonunda teri üstünde kurumuş, minderin üzerine yeniden kurulmuştu. Aslında bu balkonda tahammül edemeyeceği tek şey kendisiydi. Öyle düşünüyordu ve öyle de olsun diyordu.
Ertesi güne kadar pek kıpırdamadı. Canı fena halde sigara istiyordu artık. Rüyalarında durmadan bir sigara yakıyor, söndürüyor ve yeniden yakıyordu. Onu nihayet ayağa kaldıran, yılların tiryakiliği oldu. Uyandı ve eli kolu uyuşmuş bir biçimde yavaşça paketine uzanıp bir sigara çıkardı. Üfleyerek ağzına götürdü. Camın önünde yakmak istedi ve ayağa kalktı.
Sigarasını yaktı, dumanı uzunca içine çekti. O sırada sigaranın külü ayağına düştü, işitmedi bile. Başını havaya daldırdı; eğik bir biçimde, kambur bir boyunla duruyordu. Önce yere baktı. Binanın otoparkı, bir öğlen vakti yine boştu. “Herkes işinde gücünde olsa gerek” dedi.
Uyandığında sorguladığı pek çok şey oldu, yine de en çok nasıl hissetmesi gerektiğini düşünüp durdu. Şimdilerde hatırında yeri olmayan pek çok şeyin bedelini ödüyordu. Belki de şimdi pişmanlık duymalıydı.
Fedakârca attığı her adım, pervasızca ettiği her laf artık o kadar da anlamlı değildi ve anlaşılan sonuçlarına değmemişti.
Yine de önemli değillerdi. Utanmaya da sıkılmaya da değmezdi hiçbir şey. Üstelik kendisine dahi tahammül edemediğinin farkındaydı, çünkü özünde yalnız kalmaya dayanamıyordu.
Biraz daha geçti ve hakkındaki “iddianamesini” düşündü. Aptal bir ifade belirdi suratında, gözleri yaşardı. “Şimdiye kadar hep bir yanlışımı görmüşüm. Kendimi görememişim” dedi.
Bir soluna, bir sağına baktı; şantiyeleri izledi, akan yaşlarını tuttu.
Ne zaman sarılacaktı etrafı? Ne zaman güneş yakmayacaktı ayağını? “Bitti, bitecek etrafım” dedi. Boş bir iki arsa kalmıştı, onlar da yükselirdi yakında. Tek derdi biraz daha sarılmak, biraz daha hapsolmaktı.
“Ben böyle hiç ölmeyeceğim ki” dedi. “Yaşamadan.”