YALNIZLIK VE AİDİYET ÜZERİNE
Yazarlar: Sudenaz Yılmaz, Sude Küçük
Yalnızlık denilince aklınıza ne geliyor? Çünkü o kadar soyut bir kavramdan söz ediyoruz ki herkeste çok farklı çağrışımlar uyandırdığı şüphesiz. Kimilerine göre yalnızlık, etrafında kimsenin olmaması gibi en basit tanımına indirgenebilir ancak insan kalabalıkların içerisinde de yalnız hissedemez miydi? Bana soracak olursanız yalnızlık “aidiyet” duygusuyla bağlantılı bir kavram. Hayat; insanı bazen nereye savrulduğunu bilmeyen yaprak misali farklı çevrelere, farklı hayatlara sürükler. Yaşam serüvenimizin geçtiği kaç yere, birlikte oturup kalktığımız kaç insana kendimizi ait hissediyoruz? Başka bir deyişle hayatımızın önemli bir bölümünde kendimizi “evimizde” hissedebiliyor muyduk? Sonuçta, insan hayatta en çok evine ait hisseder. Ev dediğimiz şey o kadar anlamlıdır ki; birkaç odadan oluşan, içinde aile üyelerinin yer aldığı her dört duvar ev olamazken; bir dostun içimizi ısıtan kahkası insana ev olabiliyordu.
Tanıdık simalarda kayıp sancı,
Kimdir bu anlayışlı yabancı?
Kan bağı taşıdığımız insanlarla paylaştığımız “dört duvarın” bize ev olamaması ise büyük bir trajedidir. Neticede aileden daha değerli ne olabilirdi ki bu hayatta? Ancak insan bu kadar kutsal bir kurumda bile yabancılık çekmekten kurtulamayabiliyordu. Kişinin çocukluğunda ailesinden yeterince destek görememesi, sonrasında ailesiyle derin bir bağ kuramamasına sebep olur. Yıllar geçtikçe yüreklerde taht kurması beklenen bu insanlar birer yabancı oluverir. Durum öyle bir vaziyet alır ki aynı yuvayı, aynı kanı taşıyanların zorunlu bir beraberliği ötesine geçemez. Beraber bir hayat paylaştığın aile üyeleriyle bazı şeyler daima havada kalır. Bir gram sevgi için çırpınan çocuklar büyür, yüreklerdeki o şefkat eksikliği baki kalır. Aileler geçen senelerin ardından yarattıkları hasarı onarmaya çalışsa da yıllar önceki o çocuğun sevgi arayışı yerini buruk bir kırgınlığa ve geri dönüşü olmayan bir sessizliğe bırakmıştır bir kere. Çünkü artık gönül bağı kurmak için çok geçtir. Bu çocukların yılların içerisinde inşa ettiği o yetişkin kimlikleri aileyle temas ve samimiyet kuramama üzerine kuruludur. Dolayısıyla yalnızlığı en çok da en yakınlarımızdan tadarız.
Yaşadığın evdir bazen yabancı,
Kalbinde başlar büyük sancı.
Kimse göremez,
Dört duvar arasında büyüyen acıyı.
Yine ansızın bir sabah,
Konar bir kuş camına,
Tanırsın onu yavaşça.
Ve anlarsın,
En tanıdık yerdir en uzakta.
Bu içler acısı tablonun bir diğer yüzü de tamamen yabancı biriyle kurulan gönül bağıdır. Hiç tanımadığımız insanlara duyulan o aidiyet duygusu… Metnin başında sözünü ettiğimiz gibi kimi zaman şartların gerektirdiği üzere kimi zaman da karşı konulamaz bir kaçıp gitme isteğinin verdiği dürtüyle insan ömrü boyunca farklı yerlerde, farklı insanlarla bir arada bulunmak durumunda kalır. Ne gariptir ki bazen ilk kez tanışılan o insan, daha önce adımını bile atmadığın o şehir sana yabancı hissettirmez. Hiç bilmediğin o caddelerde sanki o caddenin her detayına hakimmiş gibi bir âşinalıkla yürürsün, bilinmezliğin içerisinde sana tanıdık gelen bir şeyler vardır, en tanıdıklarında bile olmayan. Hayat sanki seni nereye sürüklediğini biliyor gibidir. Yadırgamaktan alıkoyan yepyeni bir ortam vardır karşında. En başından itibaren yabancılık hissetmediğin insanlar kelimenin tam anlamıyla ailen olmayı başarmıştır bu sefer. En yakınlarından aldığın yaraları biyolojik bağın bulunmasa da gönül bağı kurabildiklerin onarır. Yapayalnız kalman muhtemel olan yerde yalnızlığın zerresini hissetmemenin mümkün olduğunu öğrenirsin. Durumu özetlemek gerekirse, yalnız hissetmek yalnız kalmaktan fazlasıyla bağımsız bir kavramdır.
Tanımadığın şehirler,
Bir gün huzur olur sana.
Bilmediğin o insanlar,
Evin olur bir anda.
Ve o yabancı sokaklar,
Yalnızlığını geçirir zamanla.
Belki dersin geçmişine bakınca;
Yanlış yerde,
Yanlış kişilerleydin bunca zaman da.
Birçoğumuz öyle ya da böyle yalnızlıktan arınmanın bir yolunu buluyoruz. İnsan sosyal bir varlıktır ve doğası gereği diğer insanlarla etkileşim halinde olmak zorundadır. Yalnızlık uzun vadede ve bahsettiğimiz geniş kapsamıyla, bireylerin kaldırabileceği bir şey değildir. Son zamanlarda topluma aşılanan tek başına da güçlüsün, kimseye ihtiyacın yok. Mesajları gerçek hayatta karşılığı olmayan cümlelerdir. Yanlış anlaşılmasın; Kişi tek başına da bir şeyleri gerçekleştirebilir elbette. Ancak yaratılışındaki sosyalleşme arzusuyla aynı yolu beraber yürüyeceği, onun gibi etten kemikten başka insanlara ihtiyaç duyar. Dolayısıyla bu '' tek başına da yapabilmek '' meselesi olmaktan çok uzaktır. Mesele, sonunun zafer olduğunu bildiğimiz yolları yalnız yürümek istememektir. Başarılarını alkışlayacak veyahut beraber başarabileceğin insanlarla olma isteğidir bu. Bizlere pompalanan tümüyle sahte, sözde motive edici modern kalıplardan sıyrılmalı ve hayatımızı doğru insanlarla donatmalıyız. Bu insanların yanında sözünü ettiğimiz aidiyet duygusunu her zerresine kadar hissedebiliyor olmak ise oldukça kritiktir. Unutulmamalıdır ki gerektiğinde yalnız kalabilmek de en az sosyalleşebilmek kadar elzem bir ihtiyaçtır. Ancak hayatımıza farklı rollerle girip çıkan bir yığın insan topluluğu içerisinde hissedilen bir yalnızlıktan daha ürkütücü çok az şey vardır.