YETER Kİ YANINDA OL: SADAKATİN KARİYERİ
Yazar: Helen Hadımoğulları
Bir ülkede yükselmenin ölçütü nedir? Yetkinlik mi deneyim mi yoksa güce yakınlık mı? Liyakat diye söylüyoruz ya her zaman, sizce liyakat esaslı bir düzende miyiz? Modern devletlerde kariyer basamakları genellikle liyakat ilkesiyle izah edilir, yani bir işi onu en iyi yapan kişiye vererek. İşin ehline verilmesinden mütevellit kurumların ve devlet mekanizmasının daha sağlıklı işlemesi sağlanır. Ancak bazı dönemlerde kamuoyunda farklı bir algı oluşur: Terfi edenlerin ortak özelliği uzmanlık değil, merkezî güce yakınlık olur. Peki ya yükselmenin tek ölçütü bir merkeze yakınlık olursa?
Güç merkezileştikçe çevresinde bir “sadakat halkası” oluşturur ve bir girdap misali güce yaklaşanları içine çeker. Ya istenileni yapar bu sistemin bir parçası olursun ya da içine çekildiğin girdap seni yutar. İstenileni yapan kişiler güç tarafından yükselebilir, korunabilir ya da sistemin görünür yüzü olurlar. Bu durum da “ödül” mekanizmasını toplumun bilincine entegre eder.
Kurumlar görünürde vardır ancak kararlar tek bir iradenin etrafında şekillenir. Yani kariyer yolu, yetkinlikten çok siyasi uyumla açılır.
Yasalara uygun bir şekilde yapılan atamanın, onun kamu vicdanında tartışılamayacağı manasına gelmez. Zira hukuka uygun olan her şey etiktir ve ahlakidir diyemeyiz. Göreve kabullerde veya terfilerde sınav, diploma, tecrübe gibi nesnel kriterlerin esas alınması gerekirken; dil, din, ırk veya iltimas gibi kayırmacı unsurların kullanılması ve sırf birilerinin bir yerlerde tanıdıkları var diye işe alınması, atama yapılması, bir suçun örtbas edilmesi yahut suçluymuş gibi hapse atılması ve bu suretle insanların haklarına girilmesi, güce tapanların ve buna izin verenlerin yarattığı bir akıbettir.
Mesela siz de ilerde bir yargı mensubu olup iktidarın karşısında konumlanan isimlerle ilgili dosyalarda öne çıkıp, yüksek profilli kişilerin aleyhinde kararlar alıp, hakkınızda yüksek yargı kararlarını tanımadığınıza yönelik iddialar ve farklı görev ilişkilerinizden bir müddet para temin ettiğinize dair tartışmalar çıksa da bu tartışmalar netliğe kavuşmadan bakanlık gibi mevkilere atanabilirsiniz. Tabi siz toplum tarafından size emanet edilen devlet makamlarında her bakımdan yetersiz gördüğünüz kişilerin soru işaretlerine rağmen en üst pozisyonlara taşınmasına şiddetle karşısınız ama.
Sonuçta bu düzen ne olduğunuza göre değil, kime hizmet ettiğinize göre şekillenir. Bazen öyle bir zemin hazırlanır ki pek kısa bir süre zarfında bir üniversitede profesörlük kadrosu açılır, rektörün belirlediği jürilerin hepsi olumlu rapor verir ve rektör sizi profesör olarak atar. Daha profesörlüğünüzün tadına bile varamadan bir düzenleme ile rektörlük için gereken kıdem şartı kaldırılır ve bir bakmışsınız kısa süreli profesör unvanınızın akabinde rektör olarak atanmışsınız. Bakın siz şu Allah’ın işine. Bir de rektörlük ataması tamamlandıktan sonra, kaldırılan yıl şartı geri getirilmesin mi? Tebrikler hayatınızdaki tüm şansı bu süreçte kullandınız. Tabi böyle bir talihi sonrasında kabine üyeliği ile de taçlandırabilirsiniz. Bütün bunların sonunda artık hayattan beklentiniz kalmasa gerekir. Bunu sakın kişiye özel kanun olarak addetmeyin. Zira şansınız varsa siz de kariyer basamaklarını böyle bir hızla tırmanabilirsiniz.
Bunların hepsi tek tek kişilerden ibaret meseleler değildir. Asıl mesele makam da değil, o makam için neleri feda ettiğinizdir. Şayet bir düzende hız, sadakatin; suskunluk, liyakatin önüne geçiyorsa sorun bireylerden değil ilkelerden kaynaklanır.
Bu durum artık sistemsel bir bozuklukla açıklanamaz. Zira bu sonuç toplumsal çürümüşlükten kaynaklanmaktadır. Sırf tarihin doğru yerinde durmak için onurunu ve şerefini korumak, belki de doğmamış çocuklarının yüzüne bakabilmek uğruna canını ortaya koymuş insanlarımız var bizim. Bunun için çok da geriye gitmeye gerek yok. Şayet başkalarının haklarını ve özgürlüğünü korumak uğruna kendi özgürlüğünden vazgeçmiş insanlar günümüzde hala var. Onların bu dik duruşlarına karşılık nasıl döneriz sırtımızı, nasıl bakarız yüzlerine? Onların mücadelesi bize örnek olmalı, güç vermelidir. Çünkü onların mücadelesi kişiler için değil, toplum içindir. Çünkü onlar unutulmayacak olanlardır. Bu unutulmazlık, sadece bir hatırlama biçimi değil varoluşsal bir duruştur. Bu duruş, onurlu bir yaşam için sarf edilen ömürde can bulur. Nitekim yazma çabasında bulunduğum bu satırlarda anlatmak istediğimi şu sözlerle bitirmek isterim:
“Ne için yaşıyoruz? Güvenlik yok. İş yok. Gelecek yok. Hukuk yok. Yaşıyoruz. Bu yaşamak çok kutsal, öyle mi? Öyle değil. Yaşamın kendisi değil kutsal olan. Kutsal olan adil bir yaşam, kutsal olan onurlu bir yaşam, kutsal olan güvenli bir yaşam, kutsal olan haysiyet sahibi bir yaşam. Yaşamın kendisi değil, sırf yaşamak değil kutsal olan. Ölmek ya da kalmak meselesi değil bu mesele. Onurlu yaşamak ya da yaşamamak.”